XVIII. Türk Tarih Kongresi Cilt V

XVIII. Türk Tarih Kongresi

Kongreye Sunulan Bildiriler (V. Cilt)

Göç ve İskân – İktisat Tarihi – Vakıflar Tarihi

Hazırlayanlar: Semiha NURDAN – Muhammed ÖZLER
E-Kitap Yayın Tarihi:
Yayınlayan: Türk Tarih Kurumu
eISBN: 978-975-17-5116-4 (5.c) - 978-975-17-5111-9 (tk.)
Sayfa: 843
Konular: Türk Tarih Kongresi, Türk Tarihi

“Türk ve Türkiye tarihini çağdaş, sosyal bilim anlayışıyla araştırmak ve yaymak; bu alandaki araştırmaları desteklemek ve toplumdaki tarih bilincini geliştirmek” misyonu çerçevesinde faaliyetlerini yürüten Türk Tarih Kurumu, milli bir tarihsel kimliğin oluşmasında geçmişte olduğu gibi günümüzde de önemli bir rol üstlenmiş bulunmaktadır. Dünyayı hâkimiyeti altına alan küreselleşme süreci, köklü millî ve manevi değerleri olmayan veya bunları gereği gibi koruyamayan kültürleri yok ederek milletleri öz kültürlerinden uzaklaştırabilmektedir. Gerek dünyada gerekse bulunduğumuz coğrafyada yaşanan olaylara bakıldığında tarih ve millî kültür bilincine sahip, geçmişten ders çıkarmayı bilen milletlerin her türlü zorluğa karşı kendi varlıklarını korudukları görülecektir. Bu nedenle Türk Tarih Kurumunun insanlığa, tarihe ve geleceğe karşı görev ve sorumlulukları oldukça önemlidir. Bu bağlamda, Kurumumuzun görev ve sorumluluklarında biri de yeni buluşları ve bilimsel konuları tartışmak üzere toplantılar, kongreler düzenlemektir. Bu toplantı ve kongrelerin en önemlisi Türk Tarih Kongreleridir. Dünyada kendi alanında en saygın kongreler arasında yer alan Türk Tarih Kongreleri, Türk tarihi ile Türkiye tarihinin önemli olaylarının aydınlatılmasına büyük katkılar sağlamış, ülkeler ve insanlar arasındaki kültürel bağların kurulmasına ve geliştirilmesine de olumlu hizmetlerde bulunmuştur.

BİLDİRİLER - SEKSİYON X ( GÖÇ VE İSKÂN )

Kymyks – Muhajiran in Turkey

Aida Amirkhanova

Sayfalar: 1-8

In the XIX century the nations of the North Caucasus massively immigrated to Ottoman Empire. In this article we are focusing on the place of Dagestan kymyks-cumans who immigrated to diverse Turkish towns and villages. Because of language structure similarity, they have assimilated with the Turks earlier than other north Caucasian nations. Various politicians, military officers, doctors, businessman and others represented the Kymyks. Our fellow nationals thank the Turkey government and the Turks who have accepted the immigrants from the Caucasus

Anadolu’dan Balkanlara Yapılan İskânın Özellikleri: Bulgaristan Örneği

Ayşe Kayapınar

ORCID: 0000-0002-4858-2148

Sayfalar: 9-22

Osmanlıların Balkan topraklarının fethine paralel olarak Anadolu’dan Balkanlara Türk nüfusunun nakledildiğini ve yeni fethedilen bölgelere yerleştirildiğini biliyoruz. Osmanlı kronikleri XIV. yüzyılın ikinci yarısında Serez ve Filibe civarına Anadolu’dan Yörüklerin yerleştirildiğini yazmaktadır. Ekonomi ve demografik çalışmalara yönelik istatiksel verilerinin dışında Osmanlı tahrir defterleri de Anadolu’dan Balkanlara aktarılan Türk Müslüman nüfusu ile ilgili bilgiler ihtiva etmektedir. Öncelikle Anadolu’dan Balkanlara toplumun değişik katmanlarına ait gruplar yani değişik kategorilerdeki kişiler Balkanlara nakledilip iskân edilmiştir. Timarlı sipahi ve akıncı grupları olarak Anadolu’dan Bulgaristan coğrafyası dâhil Balkanlara gidenler var. Anadolu Beyliklerine mensup kişilerin Bulgaristan başta olmak üzere Balkanların değişik bölgelerine gönderilen ve iskân edilenler söz konusudur. Ayrıca Yörük, yağcı, küreci, çeltikçi gibi grupların iskân edilmesi Bulgaristan coğrafyasında dikkat çekici boyutlardadır. Dini önder konumunda olan dervişler, Balkanların iskânında önemli katkı sağlamışlardır. Anadolu’dan Bulgaristan coğrafyasına yerleştirilen Türk Müslüman nüfusu pek çok şehir, kasaba ve köyler kurmuşlar, mevki ve mezralara Türkçe adlar vermişlerdir. Bu çalışmada özellikle XV. ve XVI. yüzyıla ait Osmanlı tahrir defterleri değerlendirilmek suretiyle Anadolu’dan Bulgaristan coğrafyasına yapılan iskânda nüfusun hangi kesimleri yer aldığı saptanacaktır. Ayrıca iskânların ağırlıklı olarak Anadolu’nun hangi bölgelerinden yapıldığı tespit edilmeye çalışılacaktır. Anadolu menşeli Müslüman Türklerin kurduğu ve hala günümüzde de varlığını sürdüren şehir, kasaba ve köylerin özellikleri üzerinde durulacaktır. Cemaat adı altıdan gerçekleştirilen kitlesel yerleşimler ve bunların zaman içerisinde dönüşümü örneklendirilecektir. Akıncı uçbeylerinin ve dervişlerin iskândaki rolü tetkik edilecek, padişah ve padişah evlatlarının ve Osmanlı ümerasının kurduğu vakıfların Anadolu menşeli iskânı nasıl etkilediği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Kerkük’ten Türkiye’ye Yapılan Göçler (1980-1991)

Bilge Yasemin Alabaş

ORCID:

Sayfalar: 23-40

Irak coğrafyasındaki varlıkları Emevi Devleti’nin 674 yılında Irak’a yerleştirmesinden bu yana bilinen Irak Türkmenleri, Irak’ta nüfus olarak en kalabalık üçüncü unsur olmasına rağmen tarihin belirli dönemlerinde sindirme ve asimile etme politikalarına maruz kalmıştır. Irak’ın müstakil bir devlet olarak kurulmasıyla başlayan bu sindirme politikalarının temelinde öncelikle Türkmeneli coğrafyasının Dünya’nın ve Orta Doğu’nun en önemli stratejik – ekonomik bölgesi olması ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan itibaren Irak’ta çok sayıda devlet kuran Türkmenlerin köklü bir geçmişe sahip olması etkili olmuştur. Bu tarihsel gerçekliğe bakıldığı zaman Türkmenlerin Türkiye’ye bağlanabileceği veya devletleşeceği korkusu ve ekonomik endişeler Türkmenlere yönelik uygulanan sindirme politikalarını katliamlara dönüştürmüştür. 1920 tarihinde İngiltere’nin Telafer baskını sırasında yaşanan katliam, 1924 Levy katliamı, 1959 Kerkük katliamı, 1980 Türkmen liderlerinin katliamı, Araplaştırma politikası, 1991 Altunköprü katliamı ve Baas Partisi’nin baskısı yüzünden Irak’ta yaşanan iç isyan hareketi Irak’ın toprak bütünlüğünü daima destekleyen, hiçbir zaman ayrılıkçı faaliyetlerde bulunmayan Kerkük Türkmenlerinin en son başvuracakları yolu beraberinde getirerek göç hareketini başlatmalarına neden olmuştur. Irak Türkmenleri siyasi baskılar, savaş ve can güvenliğinin olmaması nedenleriyle tarih boyunca yaşadıkları vatanlarından Türkiye’ye göç etmeye başlamışlardır. Göç hareketleri farklı özelliklere sahip olarak Körfez krizinden sonra yoğun olarak toplu göçler şeklinde, zaman zaman bireysel ve kaçak göçler şeklinde yaşanmıştır. 1991 tarihinden önce Türkiye’ye göçler genellikle bireysel ve küçük gruplar halinde gerçekleşirken 1991 tarihinden sonra toplu göç hareketleri yaşanmıştır. Türkiye’ye yönelik Türkmen göçü Irak’taki iç savaş bitene kadar da devam etmesi beklenen bir durum olarak süreklilik göstermektedir.

The Iraqi Turkmen, known since the Umayyad state had placed Iraq’s geographical in 674, despite they are the third most populous population in Iraq, it has been subjected to intimidation and assimilation policies during certain periods of history. Turkmens who have established numerous states in Iraq since the Great Seljuk Empire have a long history and that Türkmeneli geography is the most important strategic and economic region of the world and the Middle East as the basis of these intimidation policies that started with the establishment of Iraq as an independent state. When the viewed this historical reality, fear of the Turkmens depend to Turkey or became independence state and economic concerns have turned the intimidation policies into massacres. The massacre that occurred during the Talafar raid of England in 1920, 1924 Levy massacre, 1959 Kirkuk massacre, 1980 Turkmen leaders massacre, Arabization policy, 1991 Altunköprü massacre and The internal rebellion movement in Iraq because of the Ba’ath Party’s pressures has caused the Kirkuk Turkmens, who have always supported the territorial integrity of Iraq, and have never been in separatist activities, to bring the latest move to bring the migration movement to begin. Iraqi Turkmens, have begun to migrate to Turkey from the their fatherland because of the lack of safety, war and political repression Migration movements had different characteristic , after the Gulf crisis generally, they have been experienced mass migrations but sometimes experienced as individual and illegal migrations. Before 1991, migrations to Turkey is generally individual and small groups but after these years it became mass migration movements. This is an expected situation during the Iraq civil war that Turkmen immigrations to Turkey will continue.

Ahıska Türklerinin Kazakistan’a Sürgünü

Elmira Zulpiharova

ORCID: 0000-0003-1552-9241

Sayfalar: 41-54

Osmanlı Devleti’nin 1578 yılında düzenlediği Kafkasya seferinde Çıldır Savaşı ile fethettiği Ahıska bölgesi bu tarihten sonra Osmanlı topraklarına dâhil oldu. 250 yıl Osmanlı idaresinde kalan Ahıska 1829 Edirne Antlaşması ile savaş tazminatı olarak Ruslara verildi ve 1829’dan 1918 yılına kadar Rus hâkimiyetinde kaldı. 1918 tarihinde Batum Anlaşması ile Gürcistan Hükümeti, Ahıska ve Ahılkelek’in Türkiye’ye bırakılmasını kabul etmiş, ancak, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi çerçevesinde Türk birlikleri Ahıska ve çevresinden çekilmek zorunda kalmış, Ahıska 5 Aralık 1918’de Gürcülerin eline geçmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan 16 Mart 1921 Moskova Anlaşması’na göre Ahıska, Ahılkelek ve Batum Türkiye sınırları dışında kalmıştır. Sovyetler döneminde Ahıska Türkleri Sovyet rejimi tarafından, özellikle Türkiye’ye yakınlıkları dolayısıyla ‘güvenilmez halk’ olarak nitelendirilmişlerdir. Stalin’in emri ve 31 Temmuz 1944 tarihli “Devlet Savunma Komitesi”nin gizli kaydıyla kaleme alınan kararı ile 14 Kasım 1944 tarihinde, 200′den fazla köy ve kasabada yaşayan binlerce insan yük ve hayvan vagonlarında, Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürülmüşlerdir. Bu karar: “Ahıska, Adigen, Aspinza, Ahılkelek ve Bogdanovka rayonlarıyle Acaristan Özerk SSC’den Türk, Kürt, Hemşin olmak üzere toplam 86.000 kişiden meydana gelen 16.700 hanelik nüfustan, 40.000′i Kazakistan SSC’ye, 30.000′i Özbekistan SSC’ye ve 16.000′i de Kırgızistan’a tahliye edilsin.” emriyle başlıyordu. Sürgün edilenlerin birçoğu yollarda ölmüş, sağ kalanlar da, ata vatanından ebedî ayrılığa mahkûm edilmişlerdir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kayıtlarına göre sürülenlerin sayısı 92.307’dir. Ahıska Türkleri sürgün sırasında açlıktan, soğuktan ve hastalıktan yaklaşık 20-30 bin insan kaybetmişlerdir. Bugün Kazakistan’da yaklaşık 200 bin Ahıska Türkü yaşamaktadır. Ahıska Türklerinin büyük bölümü Almatı, Taraz, Güney Kazakistan bölgesinde ikamet etmektedirler. Bildirimizde Ahıska Türklerinin Kazakistan’a sürgünü ve sürgün sonrası hayatları sözlü tarih kaynakları ve arşiv kayıtlarına göre değerlendirilecektir

The Meskhetian (in Turkish “Ahıska”) region was included into the Ottoman lands with the Childir Battle, following the Caucasus campaign of the Ottoman Empire in 1578. City of Ahiska has become the district of Childir vilayet. Ahiska, ruled by the Ottomans for 250 years, was given to Russians as war compensation with the Treaty of Edirne and ruled by them between 1829 and 1918. With the Treaty of Batumi, the Georgian government agreed to leave Ahiska and Ahilkelek, however within the requirement of the Mudros Tretay, dated 30 October 1918, the Turkish army had to retreat from Ahiska and its surrounding, and Ahiska has fallen under the control of Georgians in 5 December 1918. According to the Moscow Tretay of 16 March 1921, Ahiska, Ahilkelek and Batumi were left out of Turkish borders. During the Soviet period, the Meskhetian Turks were considered as “unreliable people” by the Soviet regime. With the order of Stalin, and the decision recorded with the secret code of State Defense Committee, dated 31 July 1944, in 14 November 1944, thousands of people living in more than 200 villages and towns, in the carriages of cargo and animal, have been deported to Siberia, Kazakhstan, Kyrgyzstan and Uzbekistan. This decision was starting as “From the rayons of Ahiska, Adigen, Aspinza, Ahilkelek and Bogdanovska and Acarstan Autonomous SSR, as Turk, Kurd and Hemshin, in total 86000 people living in 16700 houses were evacuated as 40000 to Kazakhstan SSR, 30000 to Uzbekistan SSR, and 16000 to Kyrgyzstan. Most of those deported died on the way, and those survived were abandoned to separation from their homeland. According to the records of the former USSR the number of deported people is 92307. The human losses of the Meskhetian Turks who lost their 20 to 30 thousand people continued in the countries to which they were deported have continued due to hunger and diseases. Today, in Kazakhstan, there are about 200 thousand Meskhetian Turks, most of who live in Almaty, Taraz, and South Kazakhstan. In our paper, the deportation of Meskhetian Turks to Kazakhstan and their life after will be examined according to oral history sources and archival records.

Anadolu’dan Safevi Devleti’ne Göçler: Sebepleri ve Sonuçları

Elnur Neciyev

ORCID: 0000-0003-3989-6257

Sayfalar: 55-66

Anadolu ve Azerbaycan’da yaşanan siyasi gelişmelerden dolayı, özellikle Türk orjinli Safeviliğin etkisiyle bu iki coğrafya halkı arasında çeşitli ilişkiler bağlamında birtakım yerdeğişmeler yaşanmıştır. 14. yüzyıldan itibaren başlanan göçler Safevî Devlet’inin ortaya çıkışı ile yeni bir biçim kazanmış ve Anadoludan göç eden Türkmanların Safevi Kızılbaş devletinin hududlarında daha geniş çevreye yayılmasını sağlamıştır. Anadolunun her tarafından bölük-bölük gelen Türkler Ustacalu, Rumlu (başlıca Sivas, Amasya, Tokat bölgelerine yerleşik Türk halkı), Tekelü (Antalya bölgesi), Zül’kadr (Dulkadir-Maraş) ile yine Anadolu’daki Karaman bölgesi halkına (başta Turgutlular olmak üzere) ve Varsak’lara (Çukurova, Tarsus bölgesi Türkmanları) mensup idiler. Özellikle 15. yüzyılın ikinci yarısında gerek Safevî propagandasının Anadolu’da artması ve gerekse Osmanlı Devleti’nde yaşanan yeniden yapılanmalar nedeniyle ortaya çıkan böylesine toplu göçler, her iki devletin sosyal ve siyasi hayatında değişikliklerin yaşanmasında basamak rolü oynamıştır. Bu dönemde Anadolu’dan Safevi Kızılbaş devletine çok sayıda Türkman aşireti, Safevî Tarikatı müntesibi olarak göç etmiş ve bunlar Safeviler’in asli gücünü oluşturmuştur. Osmanlı yöneticilerince alınan tüm önlemlere rağmen, bu göçler önlenememiştir. Böylece, merkezi Erdebil olan Safevî Tarikatı’nın güçlenmesi sonucunda Osmanlı tebaası bazı Türkman gruplar Şah İsmail’e desteklerini artırmış ve bu durum Safevî Devleti’nin kuruluşunda etkili olmuştur. Kısa bir zamanda güçlü hale gelen Safevi Devleti, 1510’dan sonra açıkça Osmanlı Devleti’ni içten tehdit etmeye başlamıştır. Sultan Selim, başlattığı siyasi, dini, ekonomik, millî ve askerî önlemler sonucu 1514’te gerçekleşen Çaldıran savaşıyla Safevi yayılmacılığının önüne kısmen de olsa geçebilmişse de devlet politikası haline gelen Safevilik, Osmanlı Devleti’ndeki etkilerini Celali isyanları ile devam ettirmiş ve Safevi Devleti’ne Anadolu’dan göçler, 16. yüzyıl boyunca sürmüştür. Osmanlı belgeleri, özellikle de Osmanlı fermanları, mektupları, muhimme defteri kayıtları işığında ele alacağımız konu dönemin Anadolu göçlerinin sebep ve sonuçlarının daha iyi anlaşılmasına vesile olacaktır

Due to the political developments in Anatolia and Azerbaijan, there have been some displacements in the context of various relations between the peoples of these two geographies, especially under the influence of Turkish origin Safavid dynasty. The immigrations that started from the 14th century gained a new form with the emergence of the Safavid dynasty and managed a chance to the Turkmans, immigrated from Anatolia to spread to the wider circle on the borders of the Safavid Qizilbash state. The Turks coming from different parts of Anatolia were the members of Turkic ethnic groups such as Ustacalu, Rumlu (mainly Turks in Sivas, Amasya and Tokat regions), Tekelu (Antalya region), Zul’kadr (Dulkadir-Maras) and the people of Karaman region in Anatolia (mainly Turgutlus) and members of the Varsak (Chukurova, Turkmans Tarsus region). Particularly in the second half of the 15th century, such mass migrations emerged due to the increase of Safavid propaganda in Anatolia and also the restructures in the Ottoman State, played a pivotal role in the changes in both social and political life of the two states. During this period, a large number of Turkman tribes emigrated from Anatolia to the Safavid Qizilbash State as the Safaviyya tariqa militia, and these were the main power of the Safavid dynasty. Despite all the measures taken by the Ottoman rulers, these migrations were not prevented. Thus, as a result of the strengthening of the Safaviyya tariqa, in which Erdebil city was the center, Ottoman administrative authorities (inhabitants) from some Turkman groups have increased their support for Shah Ismail and this situation has been influential in the establishment of the Safavid dynasty. After 1510, the Safavid dynasty, which became strong in a short time, openly threatened the Ottoman Empire from the inside. Even though Sultan Selim particularly prevented the spread of Safaviyya tariqa in the country with the the political, religious, economic, national and military measures in the Battle of Chaldiran, Safaviyya, which became a state policy, continued its influences in the Ottoman Empire with the Jelālī revolts and migrations from Safavid dynasty to Anatolia continued throughout the 16th century. The Ottoman documents, especially the Ottoman decrees, letters, and the book of affidavits will be discussed in the course of the issue and will contribute to a better understanding of the causes and consequences of the period of Anatolian immigration.

Balkan Göçmenlerinin Lüleburgaz’da İskânı (1950-1960)

Hatice Yıldırım

ORCID: 0000-0001-5363-9471

Sayfalar: 67-82

Balkanlardan yaşanan Türk göçleri Osmanlı döneminde toprak kayıpları ile birlikte başlamış ve Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da devam etmiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında Balkan ülkelerinin pek çoğunda Komünist rejimlerin hâkim duruma gelmesi yeni göç dalgalarının meydana gelmesine neden olmuştur. Soğuk Savaş sürecinde Balkan ülkelerinde yaşayan Türk ve Müslüman ahali ekonomik ve bireysel özgürlükler bağlamında güçlüklerle karşılaşınca çareyi Türkiye’ye göç etmekte bulmuşlardır. 1950- 1960 yılları arasında Bulgaristan ve Yugoslavya’dan Türkiye’ye yönelik göçlerin arttığı görülmektedir. 1950-1951 yıllarında özellikle Bulgaristan’dan Türk ahalinin göçleri yoğunluk kazanmıştır. Türk Hükümeti Bulgaristan’dan gelen Türkleri ‘İskânlı Göçmen’ olarak kabul etmiş ve yardım elini uzatmıştır. 1953 yılına gelindiğinde ise Türkiye ve Yugoslavya arasında gerçekleşen ‘Serbest Göç Antlaşması’ ile Türkiye’de kendisine yardım edebilecek yakınları olan şahıslara serbest göçmen vizesi tevdi edilmiştir. Bu çalışmada Balkanlardan göç eden ve Lüleburgaz’da iskâna tabi tutulan Türk muhacirler ele alınmıştır. Bunun için Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan Muhacir Esas Kayıt Defterleri’nden faydalanılmıştır. Lüleburgaz’a ait muhacir esas kayıt defterleri incelenerek, kaza merkezine ve ona bağlı olan köylere iskân edilen muhacirlerin sayısı ve vaziyetlerine dair bilgilere ulaşılmıştır. Bu bilgiler çerçevesinde muhacirlerin cinsiyet ve yaş grupları, aile yapıları ve mesleklerine dair sosyal durumları değerlendirilmiştir. Ayrıca 1950-1951 yılında Bulgaristan’dan gelen muhacirlere dağıtılan arazi, yemeklik-tohumluk buğday, hayvanat, zirai alet-edevat tablolar ve grafikler halinde sunulmuştur.

The plight of Turkish residents of the Balkans started with the territorial losses of the Ottoman Empire and it continued well after the birth of the Turkish Republic. The fact that communist governments gained control over many of the Balkan countries after the WWII resulted in new waves of immigration from these countries. During the Cold War era, Turkish and Muslim communities living in the Balkans faced economic challenges along with problems in civil liberties and their solution was to immigrate to the Republic of Turkey. The period 1950-60 has seen an increase in the immigration waves from Bulgaria and the former SFR Yugoslavia to Turkey. The number of Bulgarian Turks immigrating to Turkey had increased significantly especially 1950-51. Turkish Government granted the Bulgarian Turks the status of ‘Immigrants with Housing Rights’ and aided them in this process. In 1953, the Balkan Pact was signed between Yugoslavia, Turkey and Greece, and individuals who had relatives in Turkey from whom they can get help with their housing were granted a voluntary immigration visa. This study focuses on Turkish immigrants from the Balkans who were housed in Luleburgaz. The Main Immigrant Register available in the Republican Archive of the Prime Ministry was used as a reference. Having reviewed the Main Immigrant Register for Luleburgaz, information such as the number and status of the immigrants housed in the Luleburgaz town center and its villages were obtained. In light of this information, demographic data such as gender, age, family structure, and occupation of the immigrants were assessed. Moreover, the land, wheat for food/cultivation, livestock, agricultural tools/equipment granted to the Bulgarian Turks who were housed in Luleburgaz between 1950-51 are presented in tables and graphs.

Migration Processes in Central Asia in The 9th-12th Centuries

Khusniddin Mamadaliev

ORCID: 0000-0002-6262-8990

Sayfalar: 83-94

Migration processes that took place in Central Asia in the 9th-12th centuries were of many-sided nature. Migration to cities during the reign of the Samanid dynasty was often individual. Most of the population for the purpose of training mainly went to the larger and central cities of the Abbasid Empire such as Baghdad, Damascus etc., or vice versa from other regions of the caliphate came to study in the famous madrasahs of Samarkand, Bukhara, Merw, Ahsiket and other Central Asian cities. The migrated population remained in the newly arrived cities sometimes at all, and sometimes for a certain period. They occupied various administrative posts and united to the communities of their countrymen. For example, the author of the 10th century As-Sam’ani gave us an information on that most of the city’s imams in Baghdad were mainly representatives of Central Asia and, as evidence, cited about 30-40 names. Also, according to medieval authors such as Ya’kubi, Ibn Haukal, Mukaddasi and others, the Arabs from Yemen, Mawali’s from Khorasan and the Nestorian Christians lived in Central Asian cities. Samanids annually sent about 3 thousand Turkic military gulams to the Caliph of Baghdad. As a result, some representatives of these gulams ascended the career ladder and became the founders of some ruling dynasties (Tulunids, Ikhshidids in Egypt, Sajids in Iran, etc.). Large-scale migration processes are also observed during the reign of the Karakhanids, Seljukids and Khorezmshahs. The adoption of Islam has opened the way for the Turkic peoples to Iran and the Near East. As a result whole tribes of Oguzs, Kipchaks, Khalajs, Toguzguzs, Bazgishs and others migrated from Central Asia in the south-west direction. According to Ibn al-Asir, Nesewi and other authors, such rulers as Sultan Mahmud, Ibrahim Tamgach-khan, Melikshah, Alauddin Tekesh, Alauddin Muhammad sometimes carried out a migration policy themselves. In the 9th-12th centuries migration processes in Central Asia were complex. If some of the population of their own free wishes left their former habitats for different purposes and settled in new lands, while the other part was forced to settle in other regions according to the decrees of the rulers. But people have always fought for life in new places and sometimes they even managed to create new urban centers.

19. Yüzyılın 50’li Yılların Sonunda – 60’lı Yılların Başında Kuzey Kafkasya ve Kırım’da Yaşayan Nogayların Türkiye’ye Yer Değiştirmesi

Kidirniyazov Daniyal

ORCID: 0000-0002-9511-9092

Sayfalar: 95-108

Mass emigration of the North Caucasians to the Ottoman Empire was a final result of the Caucasian War. Because of resolute attack of imperial Russia to the Caucasus in the considered time a movement for leaving of Nogays of the North Caucasus and the Crimea into the territory of Turkey was developed. The Russian authorities conducted purposeful struggle for release from the local people of fertile lands and also policy of attaching these lands to Cossacks, allocation of large sites to the Russian officers. During 1859 – 1860, according to incomplete data, more than 40 thousand Nogais (Kalaus – Dzhemboyluks, Kalauso-Sablins, Beshtau-Kums Kubans) have gone to Turkey. Then applications began to come from Nogays of the Northeast Caucasus (Karanogays and Achikulaks). During 1863 – 1864 30 thousand Nogays of Kuban have moved to Turkey. During 1858 – 1866 more than 70 thousand Nogays from the North Caucasus and more than 50 thousand Nogays from the Crimean peninsula have moved to Turkey. There are following data of Nogays resettlement to the Ottoman Empire from the different counties: 67 settlements of Berdyansk county of Crimea, 9 villages of the Melitopol county, 67 villages of the Feodosiya county , 20 villages of the Dnieper county etc. In 1860 – 1862 there were issued 29 098 passports to Nogays and Tatars of the Crimea for resettlement to Turkey. By the end of 1864, according to official figures, in the Crimea there were only 37 Nogays left. It should be noted that the existing statistics of resettlement of the local people to the Ottoman Empire during the considered period is very various. There is no consensus on this matter until so far.

Azak Bölgesi Gagauzların Yerleşme Tarihi, Bugünkü Kimlikleri ve Durumu

Liubovi Çimpoeş

ORCID: 0000-0001-9602-6501

Sayfalar: 109-120

Kırım Savaşı (1853-1856) Rusya açısından bozgunlukla sonuçlanmıştı. 18-30 Mart 1856 tarihli Paris Barış Antlaşması’na göre, Rusya, Moldova (Boğdan) Prensliği’ne aralarında Bolgrad kentinin de bulunduğu 40 Bulgar yerleşim yerini vermiştir. Besarabya’nın Rus kısmında ise, 43 yerleşim yeri kalmıştı. 1858 yılında bu yerleşim yerlerinde toplamda 49.400 Gagauz ve Bulgar yaşıyordu. Bununla beraber 7-8 bin kişi kentlerde bulunuyordu. Bu yerleşim yerleri idarî olarak Akkerman ve Bender kazalarına bağlanmıştı. 1856 yılında Güney Besarabya’nın bir bölümü Moldova (Boğdan) Prensliği’ne bağlanmış, böylece Moldova’ya (Boğdan), Gagauz köylerinden Bolboka, Kurçi, Starıe Troyanı, Yeniköy ve ayrıca önemli sayıda Gagauz nüfusunun yaşadığı Tabaki ve Bolgrad da dâhil edilmişti. Bu durum bazı Gagauz ve Bulgarların Moldova topraklarından Rusya tarafına geçmelerine neden olmuştu. Özel idarî yapı ile imtiyazlar, Rusya’ya göç etmek isteyen kişiler için konmuş olan gönüllü göç süresinin sona erdiği Mart 1860 tarihine kadar devam etti. Bu tarihten sonra ise Boğdan Prensliği askerlik yükümlülüğünü dayattı ve vergileri arttırdı. Bir taraftan burada olayların bu şekilde cereyan etmesi, diğer taraftan Rusya’nın göçmenleri kendi topraklarına yerleşme kışkırtmalarının artması, Gagauzların, Bulgarların, Rusların ve Ukraynalıların kitlesel olarak önce Rusya’nın elinde bulunan Besarabya topraklarına, 1861 yılının ilkbaharında ise Azak bölgesine göç etmelerine neden olmuştur. Azak bölgesindeki Bulgar göçmenler için Çarlık hükümeti 214 bin desyatina (233 260 hektar) toprak ve belli bir miktar mali yardım tahsis etmiş, bu kişileri birkaç yıl için vergiden muaf kılmıştı. Yeni topraklarda her bir aileye 50 – 60’ar desyatina (54.5-65.4 hektar) toprak tahsis edilmişti. Bütün göçlerin ardından 1860’lı yılların ortalarında Bulgar ve Gagauzların toplu halde yaşadıkları üç bölge ortaya çıkıyordu: Besarabya, Kırım ve Azak bölgesi

The Crimean War (1953-1856), resulted in the defeat of Russian Empire. According to the Paris Peace Treaty dated 18-30 March 1856; the 40 settlement places located in Bolgrad city, between Russia and Moldova (Moldavia), had to be given to the Southern Bessarabia. There were 43 places for settling in the Russian part of Bessarabia. In 1858 49,400 Gagauzians and Bulgarians were settled in these territories. In addition to their 7-8 thousand more people lived in cities. These settlements were administratively linked to Akkerman and Bender Cossacks. In 1856 a part of Southern Bessarabia had been connected to the Moldova (Moldavia) Principality. The special administrative structure and concessions continued until March 1860, when the voluntary migration period for those who wanted to emigrate to Russia ended. After that date, the Principality of Moldova imposed military obligation and increased taxes. On the one hand, the events took place in right way, on the other side, the increase of the provocations that Russia calls the immigrants to settle in their territories, the part of Gagauzians, the Bulgarians, the Russians and the Ukrainians who were under the control of Russian part of Bessarabia in the beginning, causing them to migrate massively. For the “Bulgarian” immigrants in the Azov region, the Tsarist government allocated 214,000 “desyatina” (233260 hectares) of land and a certain amount of financial aid. He made these people tax-exempt for a few years. Each family was allocated of 50 ~ 60’d “desyatina” (54.5-65.4 hectares) of this land. Thus, after all of the migrations in mid of 1860’s, there were emerged three regions in which Bulgarians and Gagauz people lived together: Bessarabia, Azov region and Crimea.

Dagestan Diaspora in Turkey: Ethnographic Review

Maisarat Musaeva

ORCID: 0000-0001-8210-1638

Sayfalar: 121-128

In the second half of the nineteenth century, as a result of the Caucasian war and colonial policy of the czarist autocracy, some representatives of Dagestan peoples were forced to leave home for religious reasons, in spite of restrictive measures and quotas. The mastermind of the migration was the Ottoman Empire, which acted as the patron of Muslim peoples. The first waves of the ‘Muhajirs’, who arrived and settled the new territory, could count on certain benefits. Outside the historical homeland, the loss of basic components of national identity becomes noticeable. Most traditions die for not being in demand. Nevertheless, despite numerous restrictive measures, the diasporas have created their own cultural and educational societies.

İngiltere Konsolosluk Raporlarında 1878 Yılında Türkiye Avrupa’sının Demografik Yapısı

Muhammed Köse

ORCID: 0000-0002-2049-5405

Sayfalar: 129-172

Türkiye Avrupası diye tabir edilen bölge, Balkanlarda Türklerin yoğunlukta yaşadığı coğrafyayı tanımlamaktadır. Osmanlı Devleti ile başlayan Balkanlardaki Türk fetihleri iskân politikası ile desteklenmiş ve Balkanların büyük bir kısmı XVI. yüzyılın sonlarına kadar neredeyse Türk yurdu haline gelmişti. 93. Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) öncesinde bu bölge; Türk Bulgar, Rum, Yahudi, Arnavut, Sırp, Pomak, Çingene, Tatar ve Çerkez muhacirleri ile çeşitli etnik unsur ve dini cemaatlerin bir arada yaşadıkları küçük bir Osmanlı İmparatorluğu görünümündeydi. XIX. Yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı Devleti Avrupalı devletlerin ve Rusya’nın kışkırtmasıyla bölgede Gayr-ı Müslim unsurların isyanları ile karşı karşıya kalmış ve yüzyılın sonuna doğru bu isyanların büyük oranda başarıya ulaşması, bölgedeki Müslüman Türk unsurunun Anadolu’ya göç etmelerine sebep olmuştur. Çalışmamızın ana kaynağını, National Archieve’den temin ettiğimiz FO 881/3655 numaralı Foreighn Office’ye (Dışişleri Ofisi) ait Temmuz 1878 tarihli, “Statistical İnformation as to the Popilations of European Turkey: 1878” başlıklı ve İngiliz konsolosu A.H.Layard imzalı rapor oluşturmaktadır. 39 sayfadan oluşan raporun ilk sayfaları, Osmanlı Devleti’nin Asya, Avrupa ve Afrika’daki toplam nüfusu ve toprak alanları hakkında özet ve genel bilgiler içermektedir. Devamında ise Balkanlardaki Osmanlı hakimiyetindeki vilayetlere bağlı sancak, kaza ve köylerin Müslüman ve Gayr-ı Müslim erkek nüfusu ayrıntılı bir şekilde tablolar şeklinde verilmiştir.

Region which is called as Turkish Europe defines the geography where Turks live densely in Balkans. Turkish conquests in Balkans starting with Ottoman Empire were supported with settlement policies and most part of Balkans became almost Turkish homeland until the end of sixteenth century. This region before War of 93 (1877-1878 Russo-Turkish War) was like a small Ottoman Empire where Turk, Bulgarian, Greek, Jewish, Albanian, Serbian, Pomak, Romani, Tatarian and Circassian immigrants lived together with different ethnic factors and religious communities. From the beginning of nineteenth century, Ottoman Empire faced riots of nonMuslims in region resulting from provocations of European states and Russia and success of these riots to a large extent until the end of the century led Muslim Turks in region to migrate to Anatolia. The main source of our study is the report entitled “Statistical Information as to the Populations of European Turkey: 1878” signed by British consul A.H.Layard with the date of 1878 July, belonging to the Foreign Office with number FO 881/3655 and acquired from London National Archives, England. First pages of the report, which consists of 39 pages, contains summary and general information about total population and lands of Ottoman Empire in Asia, Europe and Africa. Afterwards Muslim and non-Muslim male population in district, county and villages of provinces under domination of Ottomans in Balkans are given with tables in a detailed way

Alman Siyonistleri ve Sadrazam Talat Paşa: Yahudilere Yurt Bulma Meselesi

Mustafa Çolak

ORCID: 0000-0001-8310-3766

Sayfalar: 173-192

Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, kazanan tarafın yeniden şekillendireceği bir dünyada, Yahudilere “yurt” bulma probleminin nasıl çözüleceği önemli meselelerden biriydi. Alman basınında 1917 yılının son aylarından itibaren, Siyonistlerin Filistin’deki çalışmalarına ve amaçlarına ulaşmasında müttefik Osmanlı Devleti’nin tavrı merak edilmiş ve bu bağlamda çıkan yazıların sayıları gün geçtikçe artmıştır. Zira Birinci Dünya Savaşı boyunca Almanya ile Yahudiler arasında sıkı bir ilişki mevcuttu ve Almanya her fırsatta Siyonistlerin Filistin’deki emellerine ulaşmasında onlara destek vereceğini ifade etmiştir. Hatta Siyonizm konusu Almanya ve İngiltere arasındaki dünya hâkimiyeti politikalarında önemli bir rekabet alanı olmuştur. Zira bu her iki büyük devlet, Siyonistlerin dünya politikalarının şekillenmesindeki etkilerinin farkına varmıştı. Bu bağlamda Siyonistleri memnun edecek ilk önemli adım 2 Kasım 1917’de Balfour Deklerasyonu ile İngiltere’den gelmiştir. Bu deklarasyon ile İngilizler, daha önce Şerif Hüseyin’e vermeyi taahhüt ettiği toprakların aynısını Yahudilere de vermeyi vaat ediyordu. Fakat savaş bittiğinde ne Şerif Hüseyin’e ne de Yahudilere verilen sözler yerine getirilmiştir. Bu bildirinin amacı, Balfour Deklerasyonu’ndan sonra Alman Siyonist derneklerinin Osmanlı hükümeti nezdindeki girişimlerini araştırıp, anlamaya çalışmaktır. Zira Alman Siyonistlerinin o tarihteki gündemini, Osmanlı hükümetinin Filistin’deki yerel yönetime bağlı “Özerk bir Yahudi Yönetimine” müsaade edip etmeyeceği sorusu meşgul ediyordu. Bu sorunun cevabını birinci ağızdan almak için, Alman Siyonist dernekleri adına Dr. Julius Becker, İstanbul’daki Alman büyükelçisinin aracılığı ile Aralık 1917’de, Sadrazam Talat Paşa ile görüşmek üzere İstanbul’a gelmiştir. Bu çalışmadaki hipotezimiz; Makedonya Rizorta Locası’na kayıtlı üst düzey bir Mason olmasına ve Alman Siyonistlerinin bütün baskılarına rağmen Sadrazam Talat Paşa’nın, Filistin’de bir Yahudi Devleti’nin kuruluşuna yol açacak gelişmelere müsaade etmediği yönündedir. Bildirimizin ana kaynağını ise, yukarıda adı geçen Dr. Becker-Talat Paşa görüşmesi tutanaklarını incelemek oluşturacaktır. Bu tutanaklar Berlin’deki Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi’inde (Politisches Archiv des Auswärtiges Amt – PA-AA) Konstantinopel 394 nolu defterde kayıtlı bulunmaktadırlar. Ayrıca Emanuel Karasso’nun konu ile ilgili olarak, Alman Siyonistleri ile yaptığı görüşmeler, yine Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi’indeki diplomatik belgelerden takip edilerek değerlendirmeye tabi tutulacaktır.

Towards the end of the First World War, in a world where the winning party reshaped, how to solve the problem of finding a “home” for Jews was one of the important issues. From the last months of 1917 in the German press, the allied Ottoman State’s attitude was wondered as Zionists reached their goals and their work in Palestine and the numbers of the articles in this context have increased day by day. Because there was a close relationship between Germany and the Jews throughout the First World War, and Germany stated that at every opportunity, Zionists would support them in reaching Palestinian issues. As a matter of fact Zionism has become a major competitive field in world domination politics between Germany and Britain. Both of these great states came to the realization of the effects of the Zionists’ shaping of world politics. In this regard, the first important step to please the Zionists was on November 2, 1917, with the Balfour Declaration from England. With this declaration, the British promised not to give the Jews the same land they had previously promised to give to Sheriff Hussein. But when the war ended, neither the commitments of the Sheriff Hussein nor of the Jews were reedem. The aim of this assertion is to investigate and try to understand the initiatives of the German Zionist associations before the Ottoman government after the Balfour Declaration. Because the German Zionists had been busy with the question of whether the Ottoman government would allow an “autonomous Jewish administration” based on local government in Palestine. In the name of the German Zionist associations, Julius Becker came to Istanbul in December 1917 to meet with the Grand Vizier Talat Pasha through the German ambassador in Istanbul. Our hypothesis in this study is; Macedonia is a senior Mason registered in the Rizorta Lodge and despite all the pressure of the German Zionists, the Grand Vizier Talat Pasha does not allow the developments that would lead to the foundation of a Jewish State in Palestine. The primary resource of this assertion is the above mentioned person (Dr.. BeckerTalat Pasha) will be examine the reports of the interview. These official reports are recorded in the Konstantinopel 394 book in the German Foreign Ministry Archives in Berlin. (Politisches Archiv des Auswärtiges Amt – PA-AA) In addition, negotiations with Emanuel Karasso on the subject, with the German Zionists, will also be subject to review by diplomatic documents in the German Foreign Office Archives.

Sedidîler Mar‘aşîler ve Kara Tatarlar Örneğinde Emîr Timur’un Göç ve İskân Politikasının Değerlendirilmesi 

Mustafa Şahin

ORCID: 0000-0002-4897-4053

Sayfalar: 193-216

Emîr Timur ele geçirdiği ülkelerin yöneticilerinin bazılarını yerlerinde bırakırken bazılarını kendi hizmetine aldı. Bazılarını ise ya öldürdü ya da aileleri veya tüm akrabalarıyla birlikte uzak şehirlere sürgün etti. Özellikle zorla ele geçirilen yerlerin yöneticilerini ve halkını çoğu zaman cezalandırdı. Ancak yine de yerel yöneticilerin çoğunu tamamen ortadan kaldırmayıp bunun yerine onları sürgün etti. Emîr Timur’un ele geçirdiği yerlerdeki geniş ailelere karşı tutumunda yerel hânedanların gücü ve Timurlu ülkesinin başka yerlerinde daha iyi hizmet yapıp yapamayacakları önemli bir etken oldu. Emîr Timur’un iskân ve göç politikasının örneklerinden olan Sedidîler kahramanlıkları ile ün yaptıkları için ellerindeki Turşîz kalesi aldıktan sonra Türkistan’daki sınır boylarına gönderildiler. Mar‘aşîlerin yer değiştirmesinde ise ödüllendirmekten ziyade cezalandırma söz konusudur. Onlar itaat altına alındıktan sonra tüm sülâle Hazar Denizi’ndeki gemilere bindirilerek Türkistan’a gönderildiler. Ankara Savaşı’ndan dönüşte Anadolu’dan alıp götürdüğü Kara Tatarlar ise Emîr Timur’un kendisine yakın hissettiği etnik grup olduğu için faydalanmayı düşündüyse de onlar daha Mâzenderân hududuna gelir gelmez isyan ettiler. Emîr Timur yerlerini değiştirdiği halkın ve yöneticilerin bazılarının sürekli aynı yerde kalmalarında ısrarcı olmadı. Hatta yerlerini değiştirdiği yöneticilerin veya onların soyundan gelenlerin bir kısmının tekrar eskiden hâkim oldukları yerlere dönmelerine izin verdi. Mar‘aşîler buna örnektir. Bu çalışmada Emîr Timur’un iskân ve yer değiştirme konusunda takip ettiği farklı politikalar Sedidîler, Mar‘aşîler ve Kara Tatarlar örneğinde incelenecektir.

Amir Temur left some rulers at their own land, and took others into his service in the areas he conquered. Some others were either killed or sent into exile with their families or all relatives to remote cities by Amir Temur who punished especially the rulers and people in the areas seized by force. Yet, he sent into exile the majority of local rulers instead of wiping out out them all. When ıt comes to the large families in the conquered areas, the power of local clans and whether they are able to serve better at another region of Temur’s land were critical factors. Sedidis, an example for Amir Temur’s settlement and migration policy, were known for their heroism, they were sent to the boundary area in Turkistan after the control of Turshiz Castle was seized by Temur. In case of Mar‘ashis’ displacement, punishment outweighed rewarding. The whole clan was sent to Turkistan by the ships in the Caspian Sea, after they were brought under Temur’s authority. Amir Temur planned to benefit from Black Tatars he took from Anatolia, on the way back from the Ankara war, since he considered them close to himself. However, they rebelled as they got to the border of Mazanderan. Amir Temur did not insist some of the rulers and people he displaced on staying permanently at the same place. Even, he let a part of the rulers and their relatives return to their former domination area. Mar‘ashis case was a good example. In this study, various settlement and displacement policies pursued by Amir Temur are analyzed through the cases of Mar‘ashis, Sedidis and Black Tatars.

1950-1960 Yılları Arasında Yugoslavya’dan Türkiye’ye Göç Eden Müslümanların İskânı: İzmir’in Bornova İlçesine Bağlı Çamdibi ve Altındağ Mahalleleri Örneği 

Petek Ersoy İnci

ORCID: 0000-0003-0904-2453

Sayfalar: 217-238

Günümüzde Balkan toprakları ve Türkiye olarak adlandırılan coğrafyalar, tarih boyunca sürekli göçlere sahne olmuştur. Bu göçlerden bir tanesi de göç zamanı Yugoslavya’dan günümüzde ise Makedonya’nın sınırları arasında kalan yerlerden Türkiye’ye doğru gerçekleşen göçlerdir. Bu bildirinin konusu, Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1877-1978 Osmanlı-Rus Savaşı ile başlayarak Balkan Savaşları ile devam eden, Cumhuriyet döneminde ise mübâdele ve 1950-60 yılları arasında Adnan Menderes ve Tito’nun imzaladığı gizli antlaşma ile gelen Makedonyalı Müslüman göçmenlerin, İzmir’in Bornova ilçesine bağlı Çamdibi ve Altındağ mahallelerine göçü, iskânı ve yaşamlarının kültürel yansımaları üzerine kuruludur. Bu anlamda öncelikle 1950-60 yılları arasında Makedonya’nın çeşitli yerlerinden (Rostuşa, Üsküp, Orizar, Dırjılova, Delçova, Gabrova, Zivegor, Stamer, Pehçova, Sırnik) Türkiye’ye “serbest göçmen” sıfatı ile gelen Makedonyalı Müslümanların “bellek” konusuyla da ilintili olan göç anlatıları ele alınacaktır. Bellek çalışmaları, dünyanın pek çok ülkesinde geçerliliği olan, özellikle toplumu derinden etkileyen olayların daha ayrıntılı olarak anlaşılmasını sağlayan bir çalışma alanıdır. Toplumsal olayların gerçekleşmesinin ardından tarih, sosyoloji ve istatistik içerikli çalışmalar niceliksel bilgiler sunarken, olayı bizzat yaşayanların dilinden ayrıntılı olarak çalışmak, sözlü tarih ve bellek çalışmalarının önemini ortaya çıkarması ve niteliksel verilerin elde edilmesini sağlaması açısından dikkat çekicidir. Göç, gerek toplumu derinden etkilemesi, gerekse de bellek çalışmalarının yapılması için son derece zengin veriler sunabilecek bir konu olma özelliğini taşımaktadır. Dolayısıyla herhangi bir göç olayını incelerken niteliksel veriler elde etmek noktasında göçü bizzat yaşayan kişilerle birebir görüşmeler yapılmalıdır. Makedonyalı Müslüman göçmenler için 1950-60 yılları arasında gerçekleşen göç olayının göç anlatılarına yansımasının göçün nedenleri, geride kalan mal varlığı ve göç eden eşyalar ve göçün sonucu: Türkçe’yi öğrenmek şeklinde üç ana konu üzerinde temellendiği tespit edilmiştir. Ne var ki bu bildiri, göç ve iskânbağlamında oluşturulduğu için, üçüncü temelden burada bahsedilmeyecektir.

Nowadays Balkan territories and geographies called Turkey, was the scene of constant migration throughout history. One of these migrations are taking place in, migration from once upon a time Yugoslavia, nowadays locations between the borders of Macedonia to Turkey. The subject of this paper, starting with the 1877-1878 Ottoman Empire, Ottoman-Russian War contiuning with the Balkan Wars, during the Republic period exchange and collusion with the Adnan Menderes and Tito signed between the years 1950-1960 immigrants from Muslim Macedonians, migrated to Bornova district of Izmir, Çamdibi and Altındağ neighborhoods and It is based on the cultural implications of resettlement and life. In this sense, primarily between the years 1950-1960 from the various parts of Macedonia (Rostuşa, Üsküp, Orizar, Dırjılova, Delçova, Gabrova, Zivegor, Stamer, Pehçova, Sırnik) to Turkey that comes with the adjective “free immigrants”, description of Macedonian Muslims “memory” associated with the migration will also be discussed. Memory studies, which is valid in many countries of the World, especially events deeply affecting society can be understood in more detailed workspace. Following the realization of social events, studies involving history, sociology and statistics offers quantitative information. Event work as detailed in the language of the living person, reveals the importance of oral history and memory studies and It is noteworthy in terms of ensuring the attainment of qualitative data. Migration, both profoundly affect society also bears the distinction of being both an issue that can offer an extremely rich data for making the memory studies. Therefore, when examining any kind of immigration In the point of obtaining excellent data, individual interviews must be done with the living persons of migration. Macedonians Muslim immigrants actually migrated between the years 1950-1960 the reflection of the migratory phenomenon of migration narratives, the causes of migration, the remaining assets and belongings and migration results: learning Turkish was based on the three main issues. So what in this paper, It is formed in the context of migration and resettlement, third base will not be discussed

The Role of The Ottoman Empire in The Fate of Dagestani Muhajirs 

Robert Chenciner – Magomedkhan Magomedkhanov

ORCID: 0000- 0002-3611-9076

Sayfalar: 239-244

Migration of Dagestanis to the Ottoman Empire continued, with varying degrees of intensity, from the second half of the 19th century until 1922. The last quarter of the 19th and early 20th century was marked by the integration of the Dagestani Muhajirs into Ottoman social structures, incorporating the military, spiritual, intellectual elites of the Ottoman Empire. During the Russo-Turkish war of 1877 GaziMumahammad Shamil (the elder son of Imam Shamil) and Muhammad Fazil-Pasha Daghestani commanded a regiment of Dagestani Muhajirs on the Eastern front. On the Balkan front the North Caucasus cavalry was commanded by Brigadier General Muhammad Muhlis Pasha Daghestanli. Between the most famous religious figures of Ottoman Empire were the descendants of Imam Shamil and his Naib [commander] of the Circassians Muhammad Amin, Islamic Ulamas, and Sheikhs Jamaluddin al-Ghumuqi adDaghestani, Muhammad al-Madani bin Osman Daghestani; Omar-Hadji Dagestani, Srafutdin Dagestani and many others. Their spiritual companionship contributed to the maintenance of thepurity of the morals of Turkish society, and the elevation of the authority of the Dagestani Diaspora. The emigration of Dagestanis to the Ottoman Empire and later to the Turkish Republic was accompanied by their becoming trusted citizens of their new state, by integration with the political and economic system, and the social realities of their new homeland.

XIX. Yüzyılda Azerbaycan’a Hristiyan Göçleri: Sebepler ve Sonuçlar 

Tahir Şahbazov

ORCID: 

Sayfalar: 245-262

Gülistan ve Türkmençay anlaşmalarından sonra, Güney Kafkasya’ya, özellikle de Azerbaycan’a İmparatorluğun çeşitli yerlerinden Hıristiyan unsurların nakline başlandı. Tarihte “Çarizmin Göç Siyaseti” ismiyle bilinen bu kampanya süresince, ilk olarak 500 Vürttemberg Alman ailesi (1819 yılı), 1828-1830 yıllarında ise 40 bin İran ve yaklaşık 85 bin Türkiye Ermenisi Karabağ’a ve Batı Azerbaycan topraklarına yerleştirildi. Arkasınca Rusların Azerbaycan’a “büyük göçü” sağlandı. Bununla da Rus Çarizmi, İmparatorluğun merkezi eyaletlerindeki toprak sorununu çözmeye, muhalif Hıristiyan tarikatçilerini merkezden uzaklaştırarak, imparatorluğun güvenliğini sağlamaya, en önemlisi ise Osmanlı ve İran’ın elini bu bölgeden tamamen çekmeye çalışıyordu. Göçmenler için Azerbaycan’ın farklı yerlerinde 80 kadar köy kuruldu. Yerli halka mahsus verimli topraklar göçmenlere dağıtılıyor, Müslümanlar bu arazilerden sıkıştırılarak verimsiz, susuz ve elverişsiz iklime sahip bölgelere naklediliyor, camiler kapatılıyor, yerinde Hıristiyanlar için kilise ve ibadet evlerinin inşası hız kazanıyordu. Ayrıca Çarizm, göçmenlerle yerli halk arasında milli ve dini düşmanlığı kızıştırmaya, çatışma ortamı oluşturmaya çalışıyorr ve bu amaçla gelme Ruslara silah ve mühimmat dağıtarak silahlandırıyordu. Özetle, XIX. yüzyıl boyunca süren Hristiyan göçleri, Azerbaycan için günümüzde de duyulan son derece acı soyo-politik, manevi ve psikolojik sonuçlara neden oldu.

After the Gulustan and Turkmenchay agreements, began the resettlement of Christian elements from the various parts of the empire to the South Caucasus, especially to Azerbaijan. In the course of this campaign, known as the “tsarizm’s resettlement policy” in the history, firstly 500 Württemberg German families (1819), in 1828-1830, 40,000 Iranians and about 85,000 Turkish Armenians were moved to Karabakh and Western Azerbaijan. Following this, a great migration of Russians to Azerbaijan was organized. Thus, the Russian tsarism tried to solve the territorial problem in the central provinces of the empire, by moving the oppositionist sectarians, to secure the empire and most importantly to cut off the Ottoman and Iranian hands from this region. About 80 villages were established in different parts of Azerbaijan for immigrants. The fertile lands belonging to the local population were distributed to immigrants; the Muslims were forced out from there and then were moved to dry regions with an inefficient, unfavorable climate, mosques were closed, instead churches and worship homes for Christians were widespread. In addition, tsarism tried to aggravate national and religious hostility between immigrants and local people, and to create conflicts, by distributing weapons the Russians armed them. In short, the ongoing Christian resettlements throughout the 19th century caused many painful socio-political, economic and moral-psychological consequences for Azerbaijan.

Türk Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu ve Faaliyetleri

Ülkü Köksal 

ORCID: 0000-0003-0796-2491

Sayfalar: 263-284

Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nden miras aldığı en önemli konulardan biri göçmen ve mülteci meselesidir. Türkiye’ye göç eden veya mülteci olarak gelen gruplar dışında Dış Türkler meselesi etrafında ülke haricinde kalan grupların himayesi ve onlara karşı ilgi gösterilmesi de bir zorunluluk olarak addedilmiştir. Toplumsal dayanışma ve sivil toplum bağlamında cemiyet ve derneklerin önemli bir rolü vardır. Yaşam alanlarını terk ederek başka bir yöre göç etmek durumunda kalan göçmen veya mültecilerin yeni yurtlarında dayanışma ve işbirliği içerisinde olması bir zorunluluk şekline dönüşmüş ve göçmen mülteci dernekleri oluşmuştur. Bu derneklerin amaçları arasında mevcut göçmen ve mültecilerin sorunlarıyla ilgilenmek yanında zor durumda bulunan soydaşlarının problemlerini dile getirmek, seslerini duyurmak ve mümkün olduğunca yardım etmek de yer almıştır. Özellikle Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin gündemine daha fazla oturan Dış Türkler meselesinin dikkate alınması ve organizasyonların teşkilatlanması bağlamında söz konusu dernekler önemli işlev görmüştür. Ancak parçalı yapı bu sivil toplum örgütlerinin potansiyelini ve etki gücünü düşürmüştür. 1954 yılında kurulan Türk Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu dış ülkelerden Türkiye’ye gelen göçmen ve mülteci olarak sığınan “Türklerin” kültürel, sosyal, ekonomik ve eğitim yönünden gelişimlerine katkı sağlamak amacıyla tesis edilmiş bir hayır cemiyetidir. Milli kültür ve folklor alanında çalışmalar yapmış ve yardım faaliyetleri düzenlemiştir. Bu federasyon çatısı altında Kuzey Kafkas Türk Kültür ve Yardımlaşma Derneği, Göçmenlere Yardım Derneği, Kırım Türkleri Yardımlaşma Cemiyeti, Azerbaycan Yardımlaşma Derneği, Batı Trakya Göçmenleri Yardımlaşma Derneği, İdil-Ural Sosyal Yardım Derneği, Türkistanlılar Yardımlaşma Derneği, Vardarlılar Yardımlaşma Derneği, Doğu Türkistan Göçmenleri Cemiyeti, Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Cemiyeti, Rodop Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği gibi dağınık haldeki kuruluşlar daha fazla faaliyet gerçekleştirmek ve somut adımlar atmak amacıyla bir araya gelmiştir. Bu bildiride Türk Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonunun 1954 yılından itibaren gerçekleştirdiği faaliyetlere ve üzerine aldığı görevlere değinilmektedir. Bu çerçevede federasyonun kuruluşu ve faaliyetleri ele alınacaktır. Ayrıca dönemin siyasi atmosferindeki yeri, Soğuk Savaş döneminde iç ve dış siyasetteki gelişmelere paralel olarak çalışma misyonu değerlendirilmektedir

1894. Yılında Azerbaycan’ın Areş Kazası’ndan (Gence Vilayeti) Osmanlı Devleti’ne Göçler 

Vidadi Umudlu 

ORCID: 0000-0002-4766-2998

Sayfalar: 285-294

XIX Yüzyılın başlarında Kuzey Azerbayca’nın Çarlık Rusya’sı tarafindan işğaliyle Kafkaslar’ın müslüman halkının Osmanlı topraklarına zorunlu göçü başlanmış oldu. Kuban Nehri ve Kırım’dan Aras Nehri’ne kadar olan büyük bir arazini göç dalğası bürümüş oldu. Kuzey Azerbaycan’ın tüm bölgelerden de on binlerle insan kendi topaklarını bırakarak Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmış oldu. Tadkik etdigimiz bu makalade sadece 1894 yılında Gence Vilayeti’ne bağlı Areş Kazası’ndan Anadolu’ya göçe zorlanan ahaliden bahsolunacaktır. Azerbaycan halkının Osmanlı Devleti’ne göçü ile ilgili esas belge kaynağı Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nin(BOA) fonları sayılmaktadır. Mültecilerin Osmanlı İmparatorluğu’na girişinden yerleşimine kadar olan tüm konular bu belgelere yansımaktadır. Aynı zamanda Azerbaycan Respublikası Devlet Tarih Arşivi’nde (ARDTA) de göçlerle ilgili çok sayılı belgeler buiunmaktadır. ARDTA-da bulunan 62 saylı fonda Gence Viayeti’ne bağlı Areş kazasının Davutlu, Leki, Nemetabad, Cucuk, Yengice, Kazıkumlak, Hanabad, Pirekir, Küçük Gagutlu ve başka köylerinden binlele insanın Yelizavetpol (Gence) valisine dilekce yazarak aile fertleriyle birlikde Türkiye’ye göç etmek istedikleri görülmektedir. Sadece 1894 yılının kasım ayını içeren bu fonda göçle ilgili 211 dilekce bulunmaktadır. Dilekçeler aile başçısı tarafından yazıldığı icin her dilekcede göçmeye zorlanan insanların sayıları, isimleri ve akrabılık bağları gösterilmektedir. Genelde bir dilekçede göçe hazırlanan ortalama dört-sekiz kişi ismi yer almaktadır. Bu rakam bazen birden-on dokuzlara kadar yükselebilir. Araş Kazası’nın Büyük Yengice köyünden Molla Abdullah’ın imzasıyla yazılan dilekcede ise yüz yedi kişinin göçe hazırlandığı görülmektedir. Hesaplama yaparsak sadece Araş Kazası’ndan 1894 yılının kasım ayında 1500-2000 kadar insanın göçe hazırlandığı görülmektedir Müslüman nüfusun işgal altındaki topraklardan zorunlu göçü, Çarlık Rusya’nın Kafkaslar’dakı politikasının temelini oluşturuyordu. Göçe zorlanan insanlar belli miktarda rüsum ödemeli ve valiye dilekçe yazması gerekiyordu. Göç eden insanların kalmış emlakı devlet hazinesine ele geçirilmekteydi. Zorunlu göçler tüm. Kafkaslar’da olduğu gibi Kuzey Azerbaycan’da da demografik yapının degişmesine neden olmuştur

In the early 19th century, the occupation of northern Azerbaijan by tsarist Russia led to the forcible deportation of the Muslims of the Caucasus to the Ottoman lands. The migration covers a wide area from the Kuban River and the Crimean peninsula to the river Araz .. Tens of thousands of people from all over the north of Azerbaijan were forced to move to Anatolia to leave their land. In this article we will only talk about the fact that the population is forced to migrate to Anatolia from the Aresh Uyezd, which was connected with the province of Ganja in 1894. The main source of information about the migration of the Azerbaijani population to the Ottoman Empire is the Fund of the Ottoman Archives of the Prime Minister (BOA). All these issues, from refugees to the entry into the Ottoman Empire, are reflected in these documents. At the same time, the State Historical Archive of the Republic of Azerbaijan (ARDTA) has many documents related to migration. It is reported that 62 numbered fund ARDTA want to move to Turkey with family members by submitting a petition to the governor Yelizavetpol population of the village Davutlu, Leckie, Nematabad, Chucukma, Yengidzha, Kazıkumlahagi, Khanabad, Pirekira, Boyuk Gagutlu and other villages Areshskoy County. In this fund there are 211 requests for immigration only in November 1894 ,. The figures, names and family ties of people who are forced to migrate are shown in the written application. In general, each application is written in the name of four to eight. This figure can sometimes increase suddenly to nineteen. For example, Molla Abdullah’s petition from the Boyuk Yengidje village of the Areshsky district was prepared for a hundred and seven people. According to our data, in November 1894, 1,500-2,000 people were ready to migrate from the Aresh Uyezd. Forced migration from the occupied lands of the Muslim population was the basis of Russia’s policy in the Caucasus. Migrants Internally must pay a certain fee and submit a petition to the governor. The property of refugees was confiscated by the state treasury. Migration both in Northern Azerbaijan and so on the entire Caucasus, led to demographic changes

Polemic of The Dagestan Theologians About the Necessity of Hijra (End of 19th – Beginning of 20th Century) 

Zaira Ibragimova 

ORCID: 0000-0002-0181-3498

Sayfalar: 295-304

Many representatives of various layers of the Dagestan society after the end of the Caucasian War emigrated to the countries of the Middle East. The resettlement of the mountain people is noted as one of the negative consequences of conquest of the Caucasusin the works of modern researchers. Polemic on muhajir problems among scientists-theologians of the North Caucasus continued since the end of XIX up to the beginning of theХХth century. Questions of necessity of Hijra or, on the contrary, lack of the required conditions found the reflection in their works. The famous representatives of the Daghestan diaspora in Turkey, Sufi sheikhs Muhammad-Hadji and Sharafaddin al-Kikuni are mentioned in official documents of this period as the main ideologists of the local resettlement movement. Having convinced of unsuccessfulness of jihad, they called to leave “the homeland of unfaithful people” and to go to places more favorable for Muslims. These theologians considered that it is fully impossible for true believers to satisfy the spiritual needs, having appeared under the power of kaffirs. These supporters of Hijra correlated themselves to the heroes of early Islam who have moved from Mecca to Medina because of oppressions by enemies of the irreligion. Opponents of Hijra, on the contrary, considered that if believers can make all religious practices in the territory of the accommodation, then they shouldn’t make Hijra. At that time on pages of the local periodicals,the addresses of local theologians to the Daghestan Muslims with appeals not to leave the homelandhad been published. It should be noted that the emigration policy of the Russian Empire is crucially differed during the different periods. If in the end of the Caucasian War the outflow of the “unreliable” population was encouraged, then at the beginning of the ХХth century the spreading of ideology of resettlement among the mountain people was pursued by the law. The studying of the different sources connected with the Daghestan resettlement movement is important in the research of history of relationship of Russia and Turkey in the second half of XIX – the beginning of the ХХth centuries

BİLDİRİLER - SEKSİYON XI ( İKTİSAT TARİHİ )

Zum Marmor-Handel in Kilikien und Isaurien in Frühbyzantinischer Zeit 

Ayşe Aydın

ORCID: 0000-0001-5944-6347 

Sayfalar: 305-320

Geç Antik-Bizans Dönemi’nde Konstantinopolis atölyelerinde kiliseler için Prokonnesos (Marmara Adası) mermerinden üretilen mimari ve liturjik eserler aracılığıyla başkentin süsleme formları ve kabartma üslupları başta Doğu Roma İmparatorluğu’nun kıyı bölgeleri olmak üzere tüm Akdeniz’e yayılmıştır. Adana, Misis, Tarsus, Mersin, Silifke ve Anamur Müzesi’ndeki taş eserler ışığında Kilikia ve Isauria Bölgesi’nde yapı faaliyetinin 5.yüzyıl ikinci yarısı ile 6.yüzyıl ilk yarısı arasında yoğun olduğu anlaşılmaktadır. Bu dönemde Kilikia ve Isauria’ya başkentteki Prokonnesos mermerinden ve olasılıkla bölgenin Roma Dönemi’nde olduğu gibi Anadolu’nun farklı yerlerindeki mermerden üretilmiş hazır eserler gönderilmiştir. Hazırlarla birlikte yarı işlenmiş olarak gelen Prokonnesos mermerinden ve mermerden eserler ise Roma Dönemi Olba atölyesinin yanı sıra birbirine yakın farklı atölyelerin de bölgede varlık gösterdikleri Bizans Dönemi’nde ya Konstantinopolisli öncü örneklerle aynı motif ve üslupta ya da yerel motif ve üslupta tamamlanmıştır. Bu malzemelerin ulaşamadığı dağlık kesimde ise mermerdeki motif ve üslup özellikleri bölgenin malzemesi olan kireçtaşına yansıtılmıştır. Bu yapılırken zaman zaman özellikle başlık formlarının birkaçı bir araya getirilerek motif ve üslupta yerel özellik gösteren yeni formlar oluşturulmuştur. Böylece Erken Bizans Dönemi’nde Kilikia ve Isauria Bölgesi’ndeki taş eserlerde dönemin modası başkentli form, motif ve üslup özelliklerinin yerel malzeme, yerel motif ve üslup ile başarılı bir şekilde harmanlandığı görülmektedir.

In Late Antiquity and Early Byzantine period, decorative forms and relief styles of Constantinopolis spread all across the Mediterranean, above all the littoral of the East Roman Empire, through the architectural and liturgical pieces produced from Proconnesian (Marmara Island) marble at the Constantinopolitan workshops. In the light of stonework kept at the Museums of Adana, Misis, Tarsus, Mersin, Silifke and Anamur it is understood that construction activities in Cilicia and Isauria were particularly intense in the second half of the fifth and first half of the sixth century AD. During this period, Cilicia and Isauria probably imported ready-made works of art of Proconnesian marble from the capital or possibly marble works from elsewhere in Anatolia as was the case in the Roman period. The ready-made and semi-worked works of art, either of Proconnesian or of other marbles, were completed either with the same motifs and style as the Constantinopolitan pioneer examples or with local motifs and style in the Byzantine period during which the Olban and other workshops of the Roman period continued to function. In the mountainous parts where these examples could not penetrate into, the motifs and stylistic features of marble were reflected on the limestone, the main material of the region. In due course, a few of capital forms were brought together creating a new form exhibiting local features. Thus, it is concluded that the stonework of the Early Byzantine period in Cilicia and Isauria exhibit forms, motifs and stylistic features of Constantinopolis successfully blended with local materials, local motifs and style.

Vasi Yönetiminden Eytam Sandığına: Eytam Emvalinin Değerlendirilmesinde Kullanılan Finansal Araçlar ve Uygulamaları

Çiğdem Gürsoy

ORCID: 0000-0001-9292-1963 

Sayfalar: 321-344

Toplumlar, tarih boyunca kıymet hükümlerine, gelenek-göreneklerine, dini inançlarına bağlı olarak imkanları ölçüsünde yetimlerini koruyup gözetmişlerdir. Osmanlı’da bu konuda gerekli hassasiyeti göstererek yetimlerini korumak için vesayet uygulamasını geliştirmiştir. Yetim mallarını idare ve himayeye ilişkin sorumluluk verilen vasi, uygulamanın baş aktörüdür. Vesayetin yanı sıra, vakıf kurumu da yetimlere yönelik düzenlemeler yapmıştır. Şahısların kurduğu vakıflar tarafından yapılan yardımlara ilaveten avarız sandıkları, esnaf sandıkları ve yeniçeri sandıkları gibi vakıf sandıklar kendi zümrelerinin yetimlerine katkı sağlamışlardır. Ayrıca 19.yy’da kurulmaya başlayan fakat vakıf olmayan eytam sandıkları da yetim mallarını bir araya toplayarak değerlendirmiştir. Bugüne kadar eytam konusunda yapılan çalışmalar yetim hakları, vasi tayini, tereke taksimi ve nafaka belirlenmesi üzerine odaklanırken gelir boyutu ihmal edilmiştir. Bu kapsamda terekelerden taksim edilip vasinin yönetimine verilen menkul ve gayrimenkullerin nasıl değerlendirildiği meselesi ön plana çıkmaktadır. Yetimin belirlenen nafakasının sürdürülebilir kılınması ve aynı zamanda malların değerini yitirmeden kalabilmesi, farklı finansal araçların kullanımı ile gerçekleştirilmiştir. Vasi yetkisindeki mallar ile vakıflar ve sandıklarda yetimlere ayrılan menkul ve/veya gayri menkuller şer’i işletme usullerine göre değerlendirilip kazanç sağlanmıştır. Çalışmanın amacı, yetim mallarının değerlendirilmesinde kullanılan finansal araçları tespit ederek yıllar içindeki değişim ve dönüşümü takip edebilmektir. Bu kapsamda özellikle dönem kısıtlamasına gidilmeyerek, yetim paralarından verilen krediler ve karşılığında alınan rehin mallar, nakit paraların işletme usulleri ve nema oranları, kurulan ortaklıklar, gayrimenkullerin kiraları ve gereken bakım masrafları süreç içinde değerlendirilmiştir. Ayrıca, merkezileştirme çalışmaları sırasında vasi yetkisindeki eytam mallarının öncelikle eytam sandıklarında sonrasında Eytam Nezareti’nde toplanmaya başlaması ile devam eden kurumsallaşma aşamasının ekonomik yönleri incelenmiştir. Belgeler, Kadı Sicillerinde ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi kaynaklarında; vasi tayinleri, anlaşmazlık hüccetleri, yetimlerin rüşt yaşına geldiklerini gösterir hüccetler, vakfiyeler, muhasebe kayıtları, terekeler, kurumlar arasındaki yazışmalar, eytam sandığı defterleri ve nizamnameler gibi birincil kaynaklardan takip edilmiştir. Ayrıca konu hakkında yapılmış transkripsiyon çalışmaları ile makale, kitap ve tezlerden faydalanılmıştır.

In history, societies protected and guarded their orphans within the bounds of possibility and based on their value judgements, customs and traditions as well as religious beliefs. Likewise, the Ottoman State exercised due sensitivity in this regard and introduced the practice of guardianship so as to protect its orphans. The guardian who was assigned responsibility with respect to the management and protection of orphan goods was the leading actor of the practice. Besides guardianship, trust institutions also made adjustments aimed at orphans. In addition to the aids of foundations established by persons, such foundation funds like avarız funds, artisan funds and janissary funds contributed to the orphans of their own coteries. Similarly, the orphan funds which started to be established in the 19th century but remained far from being foundations evaluated orphan goods by bringing them together too. While the studies carried out up to the present on the subject of orphans focused upon orphan rights, the appointment of guardianship, the distribution of heritage and the determination of subsistence, the financial dimension related to incomes has been neglected. In this regard, the issue of how the movables and immovables allotted from estates and given to the management of the guardian were evaluated comes into prominence. The sustainability of the orphan’s determined subsistence and maintenance of goods without losing their value at the same time were performed by means of various financial instruments. The property under the authority of guardian as well as the movables and/or immovables allocated for orphans in foundations and funds were appraised in accordance with religious operating procedures, and profits were derived accordingly. The aim of this study is to identify the financial instruments used in the evaluation of orphan property and pursue the change and transformation over the years. In this respect, the credits given from orphan’s pension and the pledged assets received in return, the operating procedures and accretion rates of cash money, the built partnerships, and the rents and required maintenance expenses of immovables have been assessed within the process with no particular period restriction. Besides, the economic aspects of institutionalization phase progressing with the collection of orphan goods, which remained under the authority of guardians during efforts made for centralization, primarily in orphan funds and then in the Ministry of Orphanage have been analyzed. The documents have been followed from such primary sources like the appointments of guardianship, disagreement deeds, papers documenting orphans’ age of puberty, endowments, accounting records, heritages, interinstitutional correspondences, books of orphan funds and regulations available in Kadi records and the Ottoman Archive of the Prime Ministry sources. The transcription studies, articles, books and theses concerning the related issue have also been of use in the making of this study.

Erken Cumhuriyet Döneminde İstanbul’da Turizm Etkinlikleri ve Turizmi Geliştirme Çabaları (1923-1938) 

Emre Saral – Eminalp Malkoç

ORCID: 0000-0003-0281- 203X – 0000-0002-5840-6922

Sayfalar: 345-366

İstanbul, Doğu Roma ve Osmanlı imparatorluklarına başkentlik yapmış; iki imparatorluğun mirasını taşıyan bir başkent olarak tarihsel açıdan dünyanın en önemli şehirlerinden biridir. Özellikle Osmanlı düzeni içerisinde Payitaht-ı Saltanat-ı Seniye, Makarr-ı Hilafet-i İslamiye ve Merkez-i Hükümet-i Osmaniye olarak üç başlı bir başkent niteliğine sahip olan şehir, bu dönemde saraylar merkezi haline gelmişti. Tarihsel kimliğiyle farklı coğrafyalardan insanların ilgi duyduğu bir şehir olan İstanbul, Osmanlı’nın son devirlerinde turizm açısından değerlendirilebilecek bazı etkinliklere sahne olmuştu. Cumhuriyet döneminde başkent olma özelliğini kaybeden şehirde 1920’li yıllarda ekonomik durgunluk kendisini göstermişti. Böyle bir atmosfer içinde genellikle Şehremaneti’nce yürütülen şehirde turistik açıdan canlılık sağlama çabaları “seyyah celbi” başlığıyla kamuoyuna yansımıştı. Bu bağlamda basında, seyahat teşkilatı kurulması, pasaport işlemlerinin kolaylaştırılması, yabancı dil bilen polislerin yetiştirilmesi, hamal işlerinin düzene sokulması, oteller inşası, şehrin temizliği ve eğlence beldesine dönüştürülmesi üzerinde durulmuştu. 1920’li yıllarda şehre gelen turist grupları, günlük ya da daha uzun süreli ziyaretlerde bulunmuşlardı. 1924’te Lehistan Sanayi Sergisi düzenlenmiş ve şehre gelecekler için özel düzenlemelere gidilmişti. Fransa, Bulgaristan, Macaristan, Romanya, Avusturya gibi ülkelerden başta üniversiteliler olmak üzere çeşitli gruplar şehri ziyaret etmişlerdi. Aynı dönemde turistlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere Tercüman ve Rehber Mektebi’nin kuruluşuna yönelinmişti. 1930’larda turistlerin İstanbul’u ziyaretleri devam etmiştir. 1930’da İstanbul’a gelenlerin sayısı 10.247 iken Amerikalılar, Almanlar ve İngilizler çoğunluğu oluşturmaktaydılar. Buna karşın 1931’de İtalya’yı, sırasıyla Almanlar, İsviçreliler ve Avusturyalıların yoğunluğu oluşturduğu 2.186.305 kişi ziyaret etmişti. İtalya’daki turistik mevkilerin birçoğunun ziyaretçi sayısı, İstanbul’la karşılaştırıldığında çok daha fazlaydı. Dolayısıyla bu dönemde İstanbul turizminin arzulanan seviyede olmadığı değerlendirildiğinden turist çekme çabaları/çalışmaları sürdürülmüştü. Türkiye’de tarihsel açıdan turizme yönelik bilimsel çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu çalışma, arşiv belgeleri, TBMM Zabıtları, süreli yayınlar ve araştırma eserleri gibi farklı kaynaklara dayanarak Atatürk döneminde İstanbul’daki turistik açıdan değerlendirilebilecek ziyaret/etkinlikleri sayısal/istatistiksel verilerle somutlaştırarak incelemeyi ve Türkiye’de turizm tarihi ile ilgili bilimsel araştırmalara katkıda bulunmayı hedeflemektedi

Istanbul is among the most significant historical cities of the world as the capital of the Byzantine and Ottoman Empires which has still been keeping this heritage. The city, which had a three capital peculiarities including the home of the dynasty, center of the Caliphate as well as the central Ottoman government became a center of palaces. It had always been appealing for people from different parts of the world and witnessed many touristic activities in the late Ottoman period. Following the transfer of the capital to Ankara by the establishment of the new state Istanbul lost its prestige and this caused recession in the city. Under such an atmosphere attempts were held by the municipality to create vividness in terms of tourism and such attempts drew public attention. In this respect measures were considered such as an establishment of a touristic organisation, education of polices with good a knowledge of foreign language, properness in carriage services, construction of new accomodation facilities, development of public hygiene as well as the establishment of entertainment centers. Tourist groups that arrived Istanbul paid either daily or longer-terms visits. A Polish Industry Fair was organised in 1924 and special arrangements were made for the visitors. event. Furthermore various groups including university students from France, Bulgaria, Hungary, Romania, Austria visited the city. At the same time foundation of a Translator and Guide School was considered in order to fulfill the needs of the visiting tourists. Visits of tourists to Istanbul continued in 1930’s. The number of tourists arriving Istanbul in 1930 was 10.247 among which the Americans, Germans and British held the majority. On the other hand, the number of tourists including the Germans, Swiss and Austrians who visited Italy in 1931 was 2.186.305. In comparison to the statistics regarding Istanbul this is a vast amount. Consequently, it was regarded that in touristical terms Istanbul had not been in an appealing position so attempts to attract tourist to the city was continued. Research on the tourism history had been very limited in Turkey. Thus this study aims to examine the touristic visits as well as activities to Istanbul with the introduction of statistical data in the early republican period.

Elektrik Enerjisinin Osmanlı Devleti’ndeki Yayılma Aşamaları

Fatih Damlıbağ

ORCID: 0000-0003-2356-4557

Sayfalar: 367-380 

XIX. yüzyılın son çeyreğinde elektriğin Avrupa’da kullanımı hızla artmıştır. Dönemde Osmanlı Devleti bu enerji kaynağının çeşitli kullanım şekilleriyle karşı karşıya kalmıştır. Elektrik ilk olarak donanmada dikkat çekmiştir. Uygun bir aydınlatma donanmanın gücünü çok arttıracaktır. Osmanlı Devleti’nde sinema elektrik kavramı için ikinci aşama olmuştur. Telgraf ve Posta Nazırı sinemayı incelemiş ve önemli bir ekonomik potansiyeli olduğunu görmüştür. Sağlık ve tıbbi teçhizat elektrik için bir başka alandır. Fakat II. Abdülhamit bazı çekinceler ortaya koymuş ve bu alanda kurallar belirlenmesini emretmiştir. XX. yüzyıl başlarından itibaren, elektrik daha ulaşılabilir hale gelmiştir. Pek çok insan kendileri için aydınlatma ve sanayi güç kaynağı olarak elektrik makineleri kullanmak istemiştir. Elektriğin son kullanımı alanı ise kamu hizmeti olarak halka sunulmasıdır. Girişimciler şehirlerin aydınlatılması ve kamu ulaştırması için yatırımlarda bulunmak istemişlerdir.

Usage of electricity was rapidly increased in Europa, during the last quarter of 19th century. In this period, the Ottoman Empire met some different usage types of this energy source. Electricity took firstly attention in navy. Proper lighting would increase very much the power of navy. Cinema became the second level for the concept of electricity in the Ottoman Empire. Minister of Telegraph and Mail evaluated cinema and claimed that it had an important economic potential. Health and medical devices was another field for electricity. But Abdülhamit II declared some reservations and ordered the determination of rules in this field. With the beginning of 20th century, electricity got more accessible. Many people demanded the usage of electric machines for themselves for the purpose of lighting and industrial power source. The last use area of electricity was serving it to people as public service. Entrepreneurs wanted to make ventures in city’s lighting and public transportation

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Küçük Menderes Havzasında Madencilik

Günver Güneş – Müslime Güneş

ORCID: 0000-0003-0263-9708 – 0000-0002-9088-3390

Sayfalar: 381-402

Küçük Menderes Bölgesi eskiçağlardan beri doğal kaynaklar yönünden oldukça zengin bir bölgeydi. Bu zenginliklerin başında altın madenleri gelmekteydi. Tmolos dağından altının yanında, gümüş, bakır, boya yapımında kullanılan arsenik ile ilaç, kozmetik ve sentetik boya yapımında yararlanılan antimuan da çıkarılıyordu. Bölgenin en önemli maden zenginliklerinden biri de Kaystros vadisinin doğu yakasındaki Kilbiani denen ovadaki zencefre ve civa madeniydi. Osmanlı döneminde Bütün yeraltı zenginliklerini devlet malı yapan 1858 toprak yasasının yürürlüğe girmesinden üç yıl sonra yeni bir maden yönetmeliği hazırlanarak yabancılara Osmanlı vatandaşları tarafından kurulan maden şirketlerine ortak olma hakkı tanındı. 1869 yılında yürürlüğe giren yeni maden yönetmeliğine göre ise maden arama ve çıkarma konularında yabancılar Osmanlı vatandaşları ile aynı hakka sahip oldular. Bunun sonucu olarak yabancı uyruklu madencilerin elde ettikleri imtiyazlarla Küçük Menderes havzasının zengin madenlerine göz koyduklarına tanık olundu. 1890’lardan sonra Müslüman uyruklularda maden arama ruhsatı elde ettiler. Birinci Dünya Savaşından evvel Osmanlı İmparatorluğunun yarı sömürge oluşu, Batı Anadolu ve dolayısıyla da İzmir ekonomisine en az katkı sağlayarak doğrudan dışarıya ihraç edilen Küçük Menderes Havzası madenlerinin durumunda Kurtuluş Savaşı sonrasında da önemli bir değişiklik olduğu söylenemez. Savaşın sona ermesinin ardından 1920-1930 yılları arasında İzmir’e yapılan yatırımların büyük bölümü madencilik sektörüne yoğunlaşmıştır. Bu yoğunluk Ödemiş ve çevresindeki zengin maden yataklarında da gözlemlendi. Çalışma Osmanlı Döneminden Cumhuriyete Küçük Menderes bölgesinde yer alan Ödemiş, Tire, Beydağ, Bayındır yerleşimlerinde madencilik alanında yaşanan gelişmeleri arşiv kaynakları, maden istatistikleri ile değerlendirecektir

Küçükmenderes region had been abaunded in rather a rich region as naturel springs since ancient times. Gold Mines had been leading of these wealth.Besides gold; silver and copper, arsenic that used making paint and antimuon that used making drug, cosmetic and synthetic paint, had being mined too, on Tmolos mountain. The most other important mine wealth of the region was mercury and cinnabor mine where had been in Kilbiani lowland at the east side of Kaystros Valley. In Ottoman term, after 3 years when the act af all underground springs were government riches with the land law entered in farce in 1858, the new mine regulations has been prepared, that makes foreigners being in co-operated with ottoman citizens while establishing a new mine company. By the new mine regulations entered in force in 1869 foreigners had been had the same rights with together Ottoman citizens by mining and prospecting. As a result of this; it was witnessed that foreign miners drew a bead on the rich mines of Küçük Menderes cathchment area with their concessions. After 1890’s Müslims owned mining licence. Due to being semicolong of Ottoman Empire before first world war the conditions of Küçük Menderes catchment area mines have not been changed after the war of independence, west Anatolian and therefore Smyrna economy that the least contributed directly exported has not being changed the Küçük Menderes catchment area. After finishing war; the most of investments that made to Smyrna was abaut mining sector between 1920-1930’s.That consistence was seen arround the rich mine seurces of Ödemiş. Working will be evaluated by Ödemiş, Tire, Bayındır, Beydağ statements mine statistics of living improvement about mining and archive springs since Ottoman Empire to the Repuclic.

Millî Mücadele Yıllarında Anadolu’da İktisadî Hayat 

Hüseyin Doğramacıoğlu

ORCID: 0000-0002-2521-8562

Sayfalar: 403-410

Millî Mücadele devam ederken ülkemizde iktisadî anlamda yokluk baş göstermişti. Atatürk’ün önderliğinde yürütülen muharebeler ve ülke savunması neticesinde halk bütün varlığını bağımsızlık uğruna feda etmişti. Bu zorlu yıllarda Atatürk bir yandan askerî alanda işgal güçleriyle mücadele ederken bir yandan da Ankara’da Ulus’ta kurduğu matbaada Hâkimiyet-i Milliye gazetesini çıkarıyordu.10 Ocak 1920’de yayın hayatına başlayan gazete bizzat Atatürk tarafından redakte ediliyor ve yazılar onun denetiminden geçerek yayınlanıyordu. Bu gazetede işgal haberleri ve kurtuluş mücadelemiz konulu yazıların yanında Anadolu coğrafyasında iktisadî hayat hakkında da yazılar yer alıyordu. Gazete o dönem Anadolu’da çıkan Millî Mücadele’nin tek resmi gazetesi hüviyetini taşıyordu. Ayrıca Atatürk bu gazetede hemen her konuda yüzlerce yazı kaleme almış ama bu yazılar maalesef günümüze kadar gün ışığına çıkmamıştır. Gazetede o dönem Anadolu coğrafyası ve iktisadî hayat hakkında kaleme alınan yazılar Millî Mücadele dönemi iktisadî hayatımızı aydınlatan tek resmi kaynak olması yönüyle değer taşımaktadır. Bu yazıların eski harflerle yani Osmanlıca olarak gazetede yer alması günümüzde bunların geniş halk toplulukları tarafından okunmasına engel teşkil etmektedir. Biz bu gazetedeki iktisadî yazıları inceleyip Millî Mücadele döneminin pek de bilinmeyen ekonomik ve iktisadî yönüne temas etmek istiyoruz. Daha doğrusu Millî Mücadele yıllarında çarşı pazarlarda halkın bizzat içerisinde bulunduğu ekonomik hayatın kendisini ele almak gayesini taşıyoruz. Böylece günümüze gelinceye kadar toplum olarak hangi merhalelerden geçtiğimizi, yokluk ve sefalet içerisinde Millî Mücadeleyi nasıl kazandığımızı daha iyi idrak edebilme imkânına sahip olacağız. Bununla birlikte un, şeker ve buğday gibi temel tüketim maddelerinin Millî Mücadele yıllarında çarşı pazarlarda kaç liraya satıldığını gazetede yer alan piyasa haberlerinden öğrenebilmekteyiz.

While the National Struggle continued, there was an economic absence in our country. As a result of battles and country defense under the leadership of Atatürk, the people sacrificed their entire existence for the sake of independence. During these tough years, Atatürk was fighting with the with occupation forces on the military side, and on the other hand he was publishing the newspaper titled “Hakimiyet-i Milliye” in the printing press that he founded in Ulus, Ankara. The newspaper, which started its publication life on January 10, 1920, was redacted by Atatürk himself and the writings were published under his supervision. In addition to the articles about the occupation news and the struggle for liberation, articles about the economic life in the Anatolian geography were also included. The newspaper was the only official newspaper of the National Struggle in Anatolia at that time. In addition, Atatürk has received hundreds of articles in this newspaper on almost every subject but these writings have not been known until now unfortunately. The writings about the geography of Anatolia and economic life of the period of National Struggle are the only official source that illuminates our old economic life. The fact that these writings take place in the old letters, that is to say in the Ottoman newspaper, is an obstacle to the reading of these writings by large public communities today. We want to examine the economic articles of this newspaper and touch the economic and economic aspect of the National Struggle period which is not well known. More precisely, we want to deal with the economic life itself in the market bazaars in the years of the National Struggle. Thus, we will have the opportunity to better understand how we pass through the jurisdictions as a society until the day it arrives and how we have won the National Struggle in poverty and misery. However, we can learn how many basic goods such as flour, sugar and wheat are sold in bazaar markets during the years of National Struggle

İngilizlerin Osmanlı’yı Yarı Sömürgeleştirme ve Pazarlaştırma Stratejileri, Aktörler, Araçlar: Tüccardan Elçiye, İmtiyazdan Fuar’a

İbrahim Şirin

ORCID: 0000-0002-1177-6651

Sayfalar: 411-430 

Osmanlı İngiliz diplomatik ilişkilerinin tarihi seyri XVI yüzyıldan XX. Yüzyıla üç farklı paradigmanın gölgesinde şekillenmiştir. XVI Yüzyıl’da Osmanlı İngiliz ilişkilerine İspanya’ya karşı Osmanlı ile ittifak arayışı ve Osmanlı ülkesinde imtiyazlı ticaret yapma arayışı damgasını vurdu. İngilizler, siyasi ittifak arayışlarında başarılı olamasalar da imtiyazlı ticaret yapma hakkını elde ettiler. İki yüz yıla yakın bir zaman diliminde ticaret iki ülke arasındaki ilişkilerinin temel belirleyicisi oldu. XIX. Yüzyıl’da parlak günlerini geride bırakmış hatta hasta adam ilan edilmiş Osmanlı İmparatorluğunun varlığı, yükselmekte olan Britanya İmparatorluğu’na bağlıdır. Britanya için en büyük tehlike Rusların sıcak denizlere inip sömürgelerini tehdit etmesidir. Britanya’nın âli menfaatleri için hasta ilan edilmiş Osmanlı’nın iyileştirip Rusya’ya karşı tampon bir konumda tutulması zorunlu ve gereklidir. Britanya İmparatorlunda artan Rus fobisi Turkofili siyasetçi ve devlet adamının ortaya çıkmasına zemin hazırladı. İngilizlerin Osmanlı Elçisi Cannnin ve Katibi Urquhart reformlarla Osmanlı varlığının devam etmesinin sadece siyasi nedenlerle değil aynı zamanda ucuz hammade ve pazar olarak İngiltere’nin çıkarlarına uygun olduğu noktasında Kralı ve hükümet yetkililerini ikna ettiler. 1820’lerden itibaren hasta adamın mirasını paylaşmak yerine reformlarla iyileştirmek İngilizlerin Osmanlı siyasetinin temel belirleyicisi haline geldi. Bu yaklaşım, 1880’lerde liberallerin iktidarı ele geçirmesi ile birlikte yerini hasta adamın mirasının İngilizlerin âli menfaatine göre paylaşımı yaklaşımına bırakmıştır. İngilizlerin gizli anlaşma planları Reval Anlaşması ile son bulmuş bu tarihten itibaren ise Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesi süreci başlamıştır. Bu bildiri de İngilizlerin Osmanlı siyasetinin belirlenmesinde rol oynayan aktörler ve yarı sömürgeleştirme ve pazarlaştırma stratejileri ele alınıp irdelenecektir

The historical course of Ottoman-British diplomatic relations has been shaped in the shadow of three different paradigms from XVIth century to XXth century. In the XVIth century, Ottoman-British relations were stamped on the search for an alliance with the Ottoman Empire against Spain and the search for privileged trade in the Ottoman territory. Even if they were not successful in their search for a political alliance, the British had the right to conduct privileged trade. In a period of nearly two hundred years, trade was the main determinant of relations between the two countries. In XIXth century the existence of the Ottoman Empire, which had left its bright days and was declared sick man, depended on the rising British Empire. The greatest danger for Britain was that the Russians descended on the warm seas and threaten the colonies. It was imperative and necessary for the supreme interests of Britain to heal and keep the sick declared Ottomans in a buffer against Russia. Increasing Russian phobia in the British Empire laid the groundwork for the emergence of Turcophile politician and state man. The British ambassador Canning and chancellor Urquhart to the Ottoman Empire convinced the King and government officials that the continuation of the Ottoman presence with the reforms suited to the interests of Britain not only for political reasons, but also as a cheap raw material source and market. From the 1820s, instead of sharing the legacy of the sick man, reforming and healing it became the main determinant of the Ottoman politics of Britain. This approach, with the liberal takeover of the power in 1880s, left the place to the approach of sharing the legacy of sick man according to the supreme interests of Britain. The secret agreement plans of the Britons ended with the Reval Agreement, and from that date the process of liquidation of the Ottoman Empire began. In this report, actors, and semi-colonization and marketization strategies that played a role in determining the Britons’ Ottoman politics will be examined and discussed.

Mukataa Defterlerine Göre XVII. Yüzyıl Başlarında Halep’in İktisadî Vaziyeti Mukataa Defterlerine Göre XVII. Yüzyıl Başlarında Halep’in İktisadî Vaziyeti

Mehmet Ali Ünal

ORCID: 0000-0001-8311-7965

Sayfalar: 431-454

Halep Klasik Osman döneminde önemli eyaletlerden biriydi. İpek ve baharat yollarının birleştiği bir merkez olması itibariyle ticarî potansiyeli hayli yüksekti. Batılı tüccarlar Halep’ten ipek ve baharat ürünleri alıp götürdükleri gibi kendi ülkelerinden de pek çok getirip satıyorlar veya takas ediyorlardı. Halep üzerine çeşitli çalışmalar yapıldı ve iktisadî ehemmiyetini vurgulandı. Ancak bu bildirimize konu olan Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde yer alan Kamil Kepeci tasnifinde bulunan KK 1888 ile Maliye Ahkâm Defterleri serisindeki MAD 779 nolu Mukataa defterleri incelenmedi. Oysa bu defterler mukataa iltizam defterleri olup Halep’in XVII. yüzyılın başlarındaki ticarî potansiyeli ve iktisadî vaziyeti konusunda çok zengin bilgiler ihtiva etmektedir. Vezir Nasuh Paşa zamanında Halep mukataasına ait bu iltizam defterlerinde Halep’e ait gelir kalemleri ile mahallinde yapılan harcamalar tek tek belirtilmiş ve iltizam gelirlerinin Halep hazinesine intikali bir bir gösterilmiştir. Siyakat rakamları ile yazılmış ve Osmanlı muhasebe tekniği ile tutulmuş olan defterlerin h.1012 ila 1020 yıllarına ait 8-10 yıllık yani en az üç tahvil dönemine ait kayıtları ihtiva etmektedir. Bedik Efendi, Pîrî Efendi ve Mehmed Efendi gibi Halep defterdarları tarafından tanzim edilen defterlerde Halep hazinesinin gelir kalemleri, ticarete konu olan mallar ile cizye başta olmak üzere gayrimüslimlerden alınan vergiler yer almaktadır. Bu bakımdan Halep’te yaşayan Müslim ve gayrimüslimler hakkında da bilgi edinmek mümkün olmaktadır. İmparatorluğun bu kozmopolit şehrinde idarî mekanizmanın işleyişi ve askeri harcamaların finansmanı gibi konularda da ilgi çekici bilgiler elde edilmektedir. Bildirimizde adı geçen mukataa defterlerindeki bilgiler farklı yönlerden ele alınarak Halep’in XVII. yüzyılın başlarındaki iktisadî yapısı ve ticarî potansiyeli ortaya konmaya çalışılacaktır.

Aleppo was one of the important provinces during the Classical Ottoman period. The commercial potential of the city was very high due to being a center where silk and spice roads were united. As Western merchants bought and took away silk and spice products from Aleppo, they also brought a lot of goods from their own country to sell or barter. Several studies were carried out on Aleppo and its economic importance was emphasized. However, mukataa registers, with the sort number of KK 1888 in the classification of Kamil Kepeci and MAD 779 in the Maliye Ahkam Registers series in the Prime Ministry Ottoman Archives, which are subject of our study, have not been studied. In fact, these registers, which are mukataa iltizam registers, contain a wealth of information about the commercial potential and economic condition of Aleppo in the beginning of 17th century. In this iltizan register which belong to the mukataa of Aleppo during the time of Vizier Nasuh Pasha, the revenue items along with the expenditures made on the spot were stated one by one and the transfer of iltizam revenues to the treasury of Aleppo were shown one by one. The registers which were written in siyakat (the finance cipher) numerals and kept with the Ottoman accounting technique contain records belonging to 8-10 years from 1012(h.) to 1020(h), in other words at least three transfer periods. These registers which were drawn by Aleppo financial administration directors (defterdar) such as Bedik Efendi, Pîrî Efendi and Mehmed Efendi, contain the revenue items of the Aleppo treasury, goods subject to trade as well as the taxes, especially capitation tax, collected from non-Muslims. In this respect, it is also possible to learn about Muslims and non-Muslims living in Aleppo. Interesting information can be also obtained regarding the functioning of the administrative mechanism and the financing of the military expenditures in this cosmopolitan city of the empire. This study aims to manifest the economic structure and commercial potential of Aleppo in the beginning of 17th century by treating the mukataa registers mentioned in our study from different aspects.

Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslara Esir Düşen Türk Askerleri Üzerinde Bolşevik İhtilali’nin İktisadi Yansımaları

Merve Üner

ORCID: 0000-0002-1657-9921

Sayfalar: 455-468

1917 yılı Rusya’nın siyasi yapısında köklü değişimlerin olduğu bir yıl olarak geçmektedir. 1905 yılında meydana gelen Rus-Japon Savaşı’nda alınan yenilgi üzerine Rusya’da demokratik yönetim isteği gündeme gelmiştir. Ardından yaşanan Birinci Dünya Savaşı ve bu savaşın getirdiği ekonomik ve sosyal sıkıntılarla birlikte Çarlık rejimi yıkılmıştır. Şubat ve Ekim ihtilalleriyle birlikte yönetimin Bolşeviklerin eline geçmesi ülkedeki düzenin alt üst olmasında etkendir. Yaşanan ihtilal, sadece Rus halkı üzerinde etkili değildir, ortaya çıkan otorite boşluğu bölgedeki esirler açısından da maddi ve manevi önemli sonuçlar doğurmuştur. Özellikle Rusya’daki esir kamplarında fizyolojik ihtiyaçların temini (gıda, su, vb.) ve güvenlikle ilgili (beden güvenliği, sağlık, olanaklar) ihtiyaçların yeterince sağlanmadığı bir gerçektir. Bir günü sağlam bir şekilde atlatan esirler ertesi günü için her zaman endişeliydi. Dahası, patlak veren devrim ve iç savaş dönemiyle esirler arasında yarın ne olacak kaygısı daha da belirginleşmiştir. Rus İhtilali öncesindeki kamp hayatını esirler iyi günler olarak kabul etmişlerdir. Buna ek olarak, kamplar üzerindeki denetimin azalmasıyla yeni yönetimin esirlerin serbest olduğunu açıklaması üzerine, askerlerin bir kısmı yakın kasaba ve şehirlerde iş bulmaya niyetlenirken bir kısmı da ülkenin içinde bulunduğu karışıklıktan dolayı kamplarda kalmayı tercih etmiştir. Bunların haricinde ise tutuklu kalmaya devam eden esirler de mevcuttur. Anlaşılan o ki, Rus mekanizması bozulunca oluşan yeni idarenin esirlere olan tutumu da her bölgede farklılık göstermiştir. İncelenen anılarda ihtilal sonrası kamplarda yaşam sürmeye devam eden esirlerin bu durumun kendilerine etkisinin büyük zarar verdiği yönündedir. Olumlu taraf ise yerel halkın yardımlarının artık çok daha kolay bir şekilde yapabilmesi birçok esir için umut oluşturmasıdır. Biz bildirimizde Türk esirlerin bu ihtilal sonrası maruz kaldıkları iktisadi sorunlara değinerek konuyu arşiv ve hatıratlar ışığında aydınlatmaya çalışacağız

The year 1917 is recorded as a significant year during which radical changes occurred in Russia’s political structure. Upon the unexpected defeat in Russia-Japan War in 1905, the demand of a democratic governance occurred in Russia. After this significant incident and upon The First World War and economic and social difficulties, the Tsarist regime in Russia was overturned. Bolshevists seized the power through February and October revolutions, which demolished the existing order in the country. Authority gap resulting from the revolution did not only affect Russian public, but also physically and spiritually affected captives in the region. It should be specifically mentioned that in Russian prison camps, physical necessities (food, water etc.) and security necessities (physical security, health facilities etc.) couldn’t be ensured. Even when they had the chance to survive one day, captives in those camps had to worry about the next. Moreover, the revolution and civil war period worsened the already difficult situation of the captives. Camp life before Russian Revolution had been better when compared to the Revolution period. Upon the fact that control over these camps couldn’t be managed any more, the new administration announced that the captives were free to go; while some of these captives attempted to find jobs in close villages and cities, some preferred to stay in camps as there was significant disorder in the country. On the other hand, there were some other captives who weren’t set free; so, it can be said that the new administration which was formed after the corruption of former Russian mechanism had different attitudes towards captives in different places. The analyzed memoirs show that captives that were still in camps after the Revolution were significantly affected both physically and mentally. On the other hand, it can be said that local residents in those areas could help captives much more easily, which was a positive progress. In our paper, our goal is to mention the financial problems of Turkish captives after this Revolution and shed some light on the issue through archival records and memoirs.

Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne Grevlerin Çalışma Hayatındaki Yeri

Önder Deniz

ORCID: 0000-0003-4583-0713

Sayfalar: 469-482

19. Yüzyıl, Osmanlı Devleti’nde sosyoekonomik değişimlerin yaşanmaya başladığı bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde üretim, tarım ve imalathaneler dışında küçük çaplı da olsa sanayi işletmelerinde yapılmaya başlandı. Kurulduğu bölgenin ihtiyaçlarını karşılayacak büyüklükte olan bu işletmeler, farklı sektörlerde faaliyet göstermekteydi. Kurulan her işletme, ülkedeki çalışma hayatını farklılaştırdı. Yüzyılın sonunda özellikle nüfus yoğunluğunun fazla olduğu şehirlerde sanayide çalışan işçi sayısı, azımsanmayacak düzeye geldi. Osmanlı toprakları içerisinde kurulan sanayi işletmelerinde işçiler, ağır çalışma koşullar içerisinde üretimin ana unsurunu oluşturmaktaydı. Ücretleri düşük, çalışma koşulları kötü, iktisadi ve sosyal hakları yok sayılacak kadar azdı. Emeğe verilen değer tamamen işverenin inisiyatifine bırakılmıştı. Bu durum karşısında Osmanlı’da işçiler, farklı eylemler ile sorunlarını anlatmaya çalışsalar da sonuç alamadıkları gibi sendika kurma ve grev yapmaları da kanunlarla engellendi. Osmanlı Devleti’nden sonra işçilerin yaşadığı sorunlar ve sıkıntılar, Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam etti. Cumhuriyet’in ilanından hemen önce İzmir’de yapılan iktisat kongresine katılan işçi grupları, sorunlarını açıkça dile getirmiş olmalarına rağmen ülkede uzun bir süre işçilerin sosyoekonomik haklarına yönelik bir çalışma yapılmadı. İşçileri kapsayacak kanunlar, işverenin veya devletin öngördüğü haklardan ileri gidemedi. Cumhuriyetin ileri yıllarında ise devleti yöneten kadrolar, özellikle grev hakkının işçiye verilmesini istememekteydi. İşçinin grev yapmasını engellemek için birçok kanunda hatta iş kanununda yasaklayıcı maddelere yer verildi. Çok partili hayata geçiş sürecinde de bu düşünce devam etti. Türkiye’de grev yapmanın yasal bir çerçeveye oturması, ancak 1961 yılından sonra gerçekleşti.

The 19th century emerged as a period when socioeconomic changes began to take place in the Ottoman Empire. In this period, production started to take place in industrial enterprises, whether small or large, except for agriculture and manufacturing. These businesses, which were large enough to meet the needs of the region they were founded, operated in different sectors. Every establishment established differentiates the working life in the country. At the end of the century, the number of workers employed in the industry, especially in the cities where the population density was high, came to an unimportant level. In the industrial enterprises established within the Ottoman territories, workers were the main element of production under severe working conditions. Their wages were low, their working conditions were bad, their economic and social rights were negligible. The value given to labor was left to the initiative of the employer. In the face of this situation, workers in the Ottoman Empire tried to tell their problems with different actions and they could not get results. Problems and difficulties experienced by workers after the Ottoman Empire was continued in the Republic of Turkey. Workers’ groups participating in the congress of economics held in Izmir just before the declaration of the Republic did not make a study on the socioeconomic rights of workers for a long time in the country despite their expressing their problems clearly. Laws involving workers could not go beyond the rights of the employer or the state. In the later years of the Republic, the people who ruled the state did not want the right to strike, especially. To prevent workers from striking in many cases, even prohibited substances were included in labor law. This idea continued in the process of multi-party alienation. a legal framework to settle the strike in Turkey, however, took place after 1961.

19. Yüzyılda Tuna Nehri Havzasında Balıkçılık Faaliyetleri

Özge Togral

ORCID: 0000-0003-1778-3817

Sayfalar: 483-502

Tuna Nehri, bulunduğu coğrafi konum nedeniyle siyasi, askeri ve ekonomik yönleriyle Osmanlı tarihi açısından önemli bir yere sahip olmuştur. Özellikle 19. yüzyıl siyasi ve sosyal dengeler göz önünde alındığında Tuna Nehri Havzası’nın değeri açıktır. Bilhassa, Tuna Nehri havzası limanlarının, Karadeniz liman şehirlerine ve diğer uluslararası ticaret merkezlerine bağlantısı vardır. Bu nedenle farklı ticari faaliyetlerin gerçekleştirildiği bir bölge olması kaçınılmaz olmuştur. Nitekim iç ve dış gümrük özelliği taşıyan liman şehirleri devlet denetimini zorunlu kılmıştır. Bilindiği üzere 19.yüzyılda meydana gelen teknik değişiklikler ticaret hacmi yüksek olan limanları etkilemiştir. Bu nedenle her türlü ticari mal ve eşyanın üretim ve satışını denetim altında tutulması Osmanlı iktisadi yapısında vergiler ön plana çıkmıştır. Söz konusu yapılan çalışmanın amacı; 19. yüzyıl’da Tuna Nehri kıyılarında yapılan Balıkçılık faaliyetleridir. Bu kapsamda, Osmanlı maliyesinin gelir kaynaklarından biri olan Balıkçılık faaliyetleri, balığın avlanma sürecinden başlayarak satışına kadar her türlü ticari hareketliliği devlet denetiminde olmuştur. Yapılan çalışmada Özellikle Osmanlı Devleti’nin göller ve nehirlerin tasarruf yöntemi ile birlikte ele alınacak olan balıkçılık faaliyetlerinde uygulanan vergi düzeni incelenecektir. Çalışmanın ana kaynağı olan Başbakanlık Osmanlı Arşivi belgeleri esas alındığında; 19. yüzyıl boyunca Tuna Nehri Havzasında yapılan Balıkçılık faaliyetlerinin İltizam sistemi dahilinde vergilendirildiği görülmüştür. Bu kapsamda, balıkçılık faaliyetleri, avlama ve ticaret hususunda nizamname ve muahedenameler çerçevesinde değerlendirilecektir. Ayrıca, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan, (A.MKT.NZD) Sadaret Mektubî Kalemi Nezaret ve Devâir Kataloğu’ndaki ve (A.MKT.MVL) Sadaret Mektubî Kalemi Meclis-i Vâlâ Kataloğu’nda bulunan belgeler ve (HR.MKT) Hariciye Nezareti Mektubi Kalemi evrakları incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Bunun yanı sıra Tuna ile ilgili çeşitli inceleme ve araştırma eserler dikkate alınarak Tuna havzasındaki balıkçılık faaliyetleri üzerine değerlendirme yapılacaktır. Bu bağlamda alana özgü katkı sağlaması açısından, Osmanlı iktisadi yapısı hakkında çalışma yapan araştırmacıların dikkatini Tuna havzasına çekmek ve konu hakkında ayrıntılı çalışmalar yapacak olan araştırmacılara fikir sunacağı düşünülmektedir

In particular, the Danube River basin harbors have links to the Black Sea port cities and other international trade centers. For this reason, it is inevitable that it is a region where different commercial activities are carried out. As a matter of fact, the port cities which have the characteristics of internal and external customs have been obliged to supervise the state. As you know, the technical changes that took place in the 19th century affected the ports with high trade volume.For this reason, in order to keep the production and sales of all kinds of commodities and commodities under supervision, taxation has become the forefront in the Ottoman economic structure. The aim of this study is; Fishing activities on the banks of the Danube River in the 19th century.In this context, fisheries activities, which is one of the income sources of Ottoman finance, have been under state control of all kinds of commercial activity starting from the hunting process to sale. In particular, the taxation regime applied to the fishing activities of the Ottoman State, which will be discussed together with the method of savings of lakes and rivers, will be examined. When the Prime Ministry Ottoman Archive documents, which are the main source of the work, are taken into consideration; It is seen that during the 19th century fishing activities in the Danube River Basin were taxed within the Ilisuam System. In this context, the fishing activities will be evaluated within the framework of the regulations and agreements on hunting and trade. In addition, the documents in the Ottoman archives will be evaluated. These documents are in catalogs A.MKT.NZD, A.MKT.MVL, and HR.MKT. Additionally, taking into consideration various studies and researches related to the Danube, the fishing activities in the Danube basin will be evaluated. In this context, in terms of providing a specific contribution to the area, the attention of researchers working on the Ottoman economic structure, as well as Varna, Tulça, Rousseau, Vidin etc., It is thought that the researchers will give ideas to draw the Danube River to the basin which hosts the banners and to do detailed studies on the subject.

Trabzon Kadı Sicillerindeki Fiyat Kayıtları (1735-1745): Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme

Temel Öztürk

ORCID: 0000-0002-7856-9809

Sayfalar: 503-520

Kadı sicilleri muhteviyatı itibariyle tarihi birikime ve bu birikimin değerlendirilmesine ışık tutmaktadır. Kültür tarihinden sosyal tarihe, hukuk tarihinden iktisat tarihine kadar birçok araştırma sahasına kaynaklık teşkil etmektedir. İktisat tarihinin spesifik bir alanı olan fiyat tarihi analizinde de hayli bir kaynak birikimini araştırmacıların istifadesine sunar. Bunlar içerisinde narh listelerinden tereke ve çeşitli dava hükümlerine kadar birçok malzemeyi görebiliriz. Analizini düşündüğümüz sicillerdeki bu belgeler kendi içerisinde resmi ve piyasa fiyatları ölçeğinde ele alınmakla beraber bunların fiyat tarihi açısından değerlendirilmesine de imkân tanır. Ayrıca bahsi geçen dönem içerisinde bu konuya yönelik bir karşılaştırmanın yapılabilmesini sağlayan kesintisiz bir malzemenin oluşu hem de Osmanlı Devleti’nin birçok alanda olduğu gibi ekonomik alanda da çeşitli yenileşme hareketlerinin ve ıslahatların gerçekleştirildiği bu dönemin irdelenmesi anlam taşımaktadır. Zira bir fiyat politikasının görülmesi veya en azından bunun taşraya hangi ölçülerde yansıdığının tespiti de ehemmiyet arz eder. Öte yandan mevcut verilerin kendi içerisinde fiyat analizi ve mevcut eşya maddeleri ile belgelerin diplomatik açıdan karşılaştırılmış değerlerinin incelenmesi de kuşkusuz bu önemi ortaya koyar. Böyle bir çalışmada öncelik; kayıtların tespiti, diplomatik açıdan ayrıştırılıp karşılaştırılması ve akabinde menkul, gayr-i menkul yapı üzerinden değerlendirilmesi araştırmada daha verimli sonuçları ortaya koyacak bir metot olmalıdır. Yine bu çalışma sırasında elde edilen verilerin tablo ve grafiklerinin oluşturulması da konunun anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Mevcut çalışma 1735-1745 arasındaki 10 kadı siciline dayanırken bunlar içerisindeki sayısız fiyat kayıtlarının diplomatiği açısından bir yorumu ortaya koymaktadır. Bu minvalden Osmanlı taşrasında ekonomik kayıt işlemlerinin de bir görüntüsü ortaya konulacaktır.

Ottoman Court Registers together with their context shed light on historical events and to the evolution of those events. Court Registers are the sources of several historical fields such as; social history, law history, economical history etc. Analyze of price history, which is a sub-branch of economic history Court Registers provide a large sum of historical data and information. It is possible to bring out official price fixing narh, hereditary lists and holds of numerous cases seen before the courts. Court Register entries include official and market prices thus it is possible to compare the prices and bring out a comparative analyzation. In addition because Court Registers are uninterrupted sources, it is possible to arrange sustained analyze. It is also possible to analyze economic fluctuations also consider the correlations between reforms and prices. Thus, how a reform program affected the prices in urban areas could be brought out. Moreover, comparison of existing good prices, also comparison of era’s diplomatic documents also provide vital information about the searched period. The priority of this paper are; fixing the registers, diplomatic classification and comparison, evaluation of movable and real estate structure in the registers. In addition in this paper, handled date will be evaluated and comparison will be done by table and graphics. This paper will based on 10 Court Registers between 1735-1745 years, with numerous price entries will shed light on diplomatic record also. Thus in this paper economic registration system in Ottoman urban cities will be analyzed

Arap Kaynaklarında Azerbaycan Petrolü Hakkında Bilgiler

Terane Rüstemova

ORCID: 

Sayfalar: 521-532

Azerbaycan petrol tarihinin antik ve ortaçağ döneminin kaynakları yeterli bilgiye sahiptir. Bu tarihsel açıdan önemli kaynaklar ağırlıklı olarak tarihi sanatçılar, gezginler, coğrafyaçılar, yöneticilerin saray tarihçileri ve yol haritaları, anılar ve gezilerde kayedildi. Azerbaycan petrolunun kaynakları arasında Arap kaynakları hakimdir. Bu kaynaklar yalnızca tarihi değil, aynı zamanda etnografik, coğrafi, politik ve ekonomik gerçeklerdir. Araştırma sonucunda, Arap coğrafyacılarında Azerbaycandakı ilk petrol kaynaklarının daha belirgin olduğu ortaya çıkarıldı.

The sources of the ancient and medieval era of Azerbaijani oil history cover comprehensive knowledge. Important sources from this historical point of view are mainly recorded by historical artists, travelers, geographers, managers’ palace historians and road maps, memorials and sightseeing. Among the sources of Azerbaijani oil, Arab sources are dominant. These sources are not only historical but also ethnographic, geographical, political and economic facts. As a result of the research, it was revealed that the first oil resources in Azerbaijan were more prominent in Arab geographers.

Osmanlı’da Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e Müslüman Kadın Gedikleri 

Tiğinçe Oktar – Mehtap Özdeğer 

ORCID: 0000-0002-1719-277X – 0000-0002-8181-8175

Sayfalar: 533-546

Osmanlı Devleti’nde kadının özellikle Müslüman kadınların ekonomik değer üretme konusunda çeşitli üretim faaliyetleri içinde bulundukları yadsınamayacak bir gerçektir. Kırsal kesimde kadın tarla ve bahçesinde çalışmakta, büyük ve küçükbaş hayvanlarının bakımıyla uğraşmakta ve ailesinin ihtiyaçları için kumaş ve kilim dokumakta böylece aile ekonomisine büyük katkılar sağlamaktadır. Kadınlara bir nevi vergi muafiyeti tanındığından, kadınlar nüfus ve arazi tahrir defterlerinde sayıma tabi tutulmamışlardır. Fakat bazı istisnai durumlarda kadınlar da bu defterlere kayıt (bive olarak) edilmişlerdir. Kentlerde ise kadının hiç de küçümsenmeyecek ölçüde ekonomik faaliyetler içinde bulunduğu şer’iyye sicilleri üzerinde yapılan çalışmalarda ortaya çıkmaktadır. Dokuma imalatının yaygın olarak yapıldığı bazı kentlerde kadın bizzat üretim faaliyeti içinde bulunduğu gibi belli bir sermaye birikimini gerektirecek dokuma tezgâhı ve diğer üretim araçlarının da sahibi olmaktadır. Osmanlı kent ekonomisinde kadın başka hangi alanlarda istihdam edilmiştir sorusuna cevap aramak üzere Başbakanlık Osmanlı Arşivinde mahfuz belgeler üzerinde yapılan araştırmalar neticesinde Müslüman kadınların sahip oldukları çeşitli gediklerin bulunduğu görülmüştür. Özellikle bir Müslüman kadının sahip olmasının ve çalışmasının mümkün olamayacağı düşünülen gediklerin var oluşu belgelerin önemini bir kat daha arttırmaktadır. Mesela Emine Hanım’ın, İstanbul’un Gedik Paşa mahallesinde mutasarrıf olduğu bir tiyatrosu vardır. Hatice Hanım’ın ise Galata’da meygene gediği bulunmaktadır. Çalışmanın amacı, Tanzimat’tan II. Meşrutiyet Dönemine kadar Müslüman kadınların hangi alanlarda gedik sahibi oldukları, bunları elde etme şekilleri ve kadının giderek çeşitli mesleklere intisap etmesinin nasıl gerçekleştiğini araştırmaktır. Böylece, şimdiye kadar yanlış bilinen hususlar düzeltilecek, Müslüman kadının Osmanlı ekonomisindeki rolü ve önemi aydınlığa kavuşacaktır

It is an undeniable fact that women in the Ottoman Empire particularly Muslim women were involved in various production activities about producing economic value. In the rural area, women worked in their fields and gardens, dealt with the care of their large and small livestock and woven fabrics and rugs for the needs of their families, thus contributing greatly to their family economy. Due to the fact that women had the sort of a tax exemption, women were not subject to counting in the population and land registers. But in some exceptional circumstances, women were also registered in these registers books. In the cities, the studies on the Shari’a Court Records reveals that women participated in the economic activities with not to be underestimated at all. In some cities where weaving manufacturing was widespread, women participated in a manufacturing activity themselves and also had a weaving loom that will require a certain capital accumulation as well as other manufacturing equipment. As a result of the research about seeking an answer to the question of which other areas women in the Ottoman urban economics employed on the protected documents in the Ottoman Archives of the Prime Ministry, it was found that Muslim women had various Gediks. Particularly, it is thought that it was not possible for a Muslim woman to have and work, but the existence of Gediks increased the importance of documents one more time. For instance, Emine Hanim had a theater such as a possessor in Gedik Pasha District in İstanbul and Hatice Hanim also had a wine shop in Galata. The aim of the study is to research that which area Muslim women had Gedik, how they obtained them and how women were involved in various occupations from Tanzimat till Second Constitutional Period. Thus, the cases that are known wrongly up to now will be corrected and the role and importance of Muslim women in the Ottoman’s economy will clarify. In our study, it was mostly based on primary resources such as the Ottoman Archives of the Prime Minister, the records of a Cadi’s office and newspapers in this period. In addition to this, a literature review about the topic was searched and various articles and books were utilized.

Osmanlı Kent Ekonomilerine İltizam Sisteminin Etkisi: Saruhan Sancağı – Manisa Kazası Örneği (16 – 17. YY)

Zafer Karademir

ORCID: 0000-0003-0179-4589

Sayfalar: 547-566

İltizam sistemi Osmanlı ekonomisinde büyük mali hacmi olan yaygın bir uygulama idi. Devletin nakit ihtiyacını karşılamada hayata geçirilen kadim uygulamalardan biri olarak bu sistem, iktisadi hayatta kendisine geniş yer edinmiştir. Bu önemine binaen sistem sadece merkezde değil taşrada da yoğun bir şekilde uygulanmıştır. Bu bildiride Saruhan sancağı ve Manisa kazası özelinde iltizam uygulamasının Osmanlı üretim-tüketim düzeni içindeki yeri incelenmektedir. Çalışmada, mültezim rolündeki girişimcilerin, 16. ve 17. yüzyıl arşiv kayıtlarına dayanılarak, bölgede hangi finansal alanlarda yoğunlaştıkları; bu uygulama ile ne tür gelirlerin toplanıldığı ve mültezimlerin kökenlerinin ne olduğu gibi sorulara cevaplar aranmaktadır. Mültezimler eliyle toplanan meblağların gelir kalemleri ile harcama alanları da ayrıca değerlendirilen nicel veriler arasındadır. Bu veriler sayesinde imparatorluğun söz konusu uygulama ile merkez ve taşra ekonomilerinde hangi mali açıklarını kapattığı görülebilmektedir. İltizam ihalelerinin verilmesi sürecinde takip edilen finansal ve hukuki yöntemler bilhassa örnekleri üzerinden incelenmektedir. Osmanlı tarihçiliğinde çok kez dile getirilen iltizam uygulamasının içeriğine dair çalışmalar oldukça az sayıdadır. Daha açık bir ifadeyle iltizam sözleşmelerinin metinleri araştırmacıların ilgisini pek çekmemiştir. Oysa iltizam anlaşmalarının ayrıntıları yukarıda anılan sorulara yanıt verme açısından gayet verimli tarihi malzeme kaynağı durumundadır. Bu manada araştırma, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nden elde edilen ve söz konusu anlaşmaların metnini de içeren belge ve defter tasnifleri ile dönem ana kaynaklarına dayandırılmaktadır.

The iltizam system was a common system which had big financial capacity in the Ottoman economy. This system as an old practice which was used in order to meet the cash necessities of the state had a larger field in the economic life. With this precaution the system was used not only in the centre but also in the provincial. In this paper, the place of the iltizam practice in the production-consumption order in Saruhan sanjak Manisa province is being investigated. In the work, some answer are being looked for like; in which areas the entrepreneurs, who were in mültezim (tax-farmes) roles in the 16-17th centuries documents, concentrated on; which revenues were collected with this practice and what were the origins of the mültezims. Income items and expenditure areas of the sums collected by the multezims are also among the quantitative data evaluated. With the help of these data, it can be seen which financial deficits were being able to fill by this system both in the central and provincial economies. The financial and judicial methods used in the process of giving the iltizam bids, the problems in this area and the ways in order to solve them are being examined especially with their samples. There are quite a few studies on the content of the practice of iltizam ssytem, which has been mentioned many times in Ottoman history. More clearly the texts of the iltizam contracts did not draw much attention to the researchers. However, the details of the iltizam agreements are very efficient source of historical materials in terms of responding to the questions mentioned above. In this mean the investigation is based on the document and defter classifications get from the Prime Ministry Ottoman Archive and the main sources of the investigated era.

1926 Senesi Balıkesir Ticaret ve Sanayi Odası Salnamesi’ne Göre Balıkesir’in Tarım Panoraması

Zeki Çevik – Ezgi Aydoğmuş

ORCID: 0000-0002-3756-8738 – 0000-0002-7024-5447

Sayfalar: 567-580

Balıkesir, Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle de başkentin tarımsal ürün ihtiyacını karşılayan başlıca vilayetler arasında yer almaktadır. Tarımsal ürün zenginliği bakımından adeta en gözde vilayetler arasında yer alan Balıkesir’in ürün çeşitliliği dikkati çekecek derecededir. Bilhassa Bandırma limanı gibi önemli bir ihracat merkezine de sahip olması Balıkesir’in önemini arttıran faktörlerden birisi olarak göze çarpmaktadır. Şüphesiz ki Balıkesir, Atatürk döneminde de bir tarım vilayeti olarak önemini korumuş ve Atatürk’ün de ilgisine mazhar olarak uygulanan tarım politikalarından payına düşeni almıştır. Nitekim bu politikalar içerisinde tarım kesimini en çok ilgilendiren gelişmelerden biri olan Aşar Vergisi’nin kaldırılması, gerek ülke genelinde gerekse verimli arazisi ve ürün zenginliğiyle nam salmış olan Balıkesir’de de ciddi üretim artışına sebep olmuştur. Aşar vergisinin kaldırılmasının etkisiyle 1925-1926 yılları ürün rekolteleri açısından dikkate değerdir. 1926 yılı ise Balıkesirli çiftçiler için her ne kadar ekim yapılan arazi miktarında artış yaşanmış olsa da ortaya çıkan sert kuraklık sebebiyle aynı zamanda zor bir yıl olmuştur. Vilayetin simge ürünlerinden biri olan zeytin üretimi 1926 yılında neredeyse yarı yarıya denecek kadar düşmüştür. Yaşanan kuraklığa bağlı olarak kışlık ürünlerin üretiminde görülen düşüşün aksine 1926 senesi bakliyat üretiminin zirve yaptığı yıllardan biri olmuştur. Yine 1926 senesine dair önemli bir gelişme olarak, ülke geneli tütün üretiminde üst sıralarda yer alan Balıkesir’de zeytin ve zeytinyağıyla meşhur Ayvalık’ın da tütün üretimine başladığı görülmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse 1926 yılı Balıkesir’in tarımsal üretim faaliyetleri bakımından oldukça ilginç bir yıl olmuştur. Bu bildiride ana kaynağı oluşturan 1926 yılı Balıkesir Ticaret ve Sanayi Odası Salnamesi verilerinin bilimsel çalışmalara kazandırılması amaçlanmıştır. Böylece Cumhuriyetin ilk yıllarındaki tarım politikalarının bir taşra kentine yansımaları ele alınıp incelenecek ve tartışılacaktır

Balikesir is one of the main provinces that meet the need for agricultural products of the Ottoman Empire, especially the capital. The product range of Balikesir, which is among the most popular provinces in terms of agricultural product richness, is remarkable. Particularly, having an important export center like Bandırma port is a factor that increases the importance of Balikesir. Undoubtedly Balikesir preserved its importance as an agricultural province and took its share in the agriculture policies in the period of Atatürk. As a matter of fact, the removal of the Aşar Tax, which was one of the developments that were most interested in the agricultural sector within these policies, resulted in serious production increase in Balikesir which was well known for its fertile land and product richness. The 1925-1926 years were remarkable in terms of product yields due to the removal of the Aşar tax. Although the amount of cultivated land was increased for farmers in Balikesir, 1926 was a difficult year due to the severe drought. Olive production, one of the symbolic products of the city, fell by almost half in 1926. Contrary to the decline in the production of winter products due to the drought, 1926 was one of the peak years of pulse production. As an important development for the year 1926 it was seen that in Ayvalik, which is a famous district of Balikesir for olive and olive oil, tobacco production was also started and Balikesir was located in the top rank in the generic tobacco production. In short, 1926 was a very interesting year for Balıkesir’s agricultural production activities. In this study, the data of the Salname of Chamber of Commerce and Industry in 1926 which is a main source of this study were aimed to be reported in scientific studies. Thus, the reflections of agricultural policies in the first years of the Republic to a provincial city will be investigated and discussed.

Aragon Krallığı ile Memlûklar Arasındaki Ticari İlişkiler

Zeynep Güngörmez

ORCID: 0000-0002-6320-1462

Sayfalar: 581-592

Aragon Krallığı 1035-1833 yılları arasında hüküm sürmüş ve başta İspanya olmak üzere Akdeniz üzerinde söz sahibi olmuş önemli bir Hristiyan krallığıdır. Aragon Krallarının kuruluş döneminde Akdeniz üzerindeki emelleri pek aşikar olmasa da XII. Yüzyılda gerçekleşen siyasi birleşmelerle güçlenen krallar, Akdeniz üzerinde özellikle ticari yöndeki hedeflerini açığa çıkarmışlardır. 1250-1517 yılları arasında Mısır, Suriye ve Hicaz bölgesinde güçlü bir hakimiyet kuran Memlükler; özellikle BurciMemlükler dönemlerinde Akdeniz ticaretinde söz sahibi olmuşlardır. 1291 yılında Akka’nın alınması ve Haçlı tehdidinin siyasi anlamda bertaraf edilmesi ile devletini finansal açıdan güçlendirmek isteyen Memlük sultanları birtakım ekonomik tedbirlerle Mısır’ı Latinler için ticari cazibe merkezi haline getirmişlerdir. Venedik ve Ceneviz gibi Latin şehir devletlerinin gölgesinde kalan Aragon Krallığı ise kısa sürede ticari faaliyetler içerisinde yer almaya başlamıştır. Aragon Krallığı’nın ticaretteki en büyük avantajı ise gemicilik alanındaki hünerleriydi. Nitekim 13. Yüzyılda gemi yapımında oldukça ileri bir duruma gelmişlerdi. Abulafia onların gemilerinin güvenlik ve itimat edilebilirlik konusunda iyi bir şöhrete kavuştuğundan bahseder. Dış siyasette ise Avrupa’da güçlenmeyi hedefleyen Aragon Kralları ittifak arayışı içine girmişlerdir. İlk olarak Barselona kontluğu ile birleşen krallık daha sonra Ferdinand’ın Kastilya Kraliçesi İsabella ile gerçekleştirdiği siyasi evlilik ile de gücüne güç katmıştır. Aragon kralı II. Jaime, Mısır ile ticari münasebetleri yüzünden özellikle papalık tarafından ciddi şekilde uyarılmış ve Müslümanların kazanç sağlamasına vesile olduğu için aforoz ile cezalandırılabileceği belirtilmiştir. Bu tehdit durumu ticaretin önünde engel olmadığı gibi Aragon Kralının baharat ticareti üzerindeki Latin tekelini kırma hevesini daha da güçlendirmiştir. Aragon Krallığı, Katalan tüccarları ile de imtiyaz anlaşmaları yaparak Doğu’dan getirilebilecek hem günlük hem de lüks tüketim emtialarına kapılarını açmıştır. Aragon Krallığı ile Memlükler arasındaki ilişkinin bir diğer tezahürü de Hristiyanların hac yolculuğu idi. Bu durumu karşılıklı ticari fırsata çevirmek istedikleri için sık sık anlaşma metinlerinde yer vermişlerdir. Bildirimizde Mısır’ın hakimiMemlüklerin Avrupa’nın yükselen devletlerinden Aragonlarla ticari münasebetlerine siyasi olaylar çerçevesinde yer verilecektir.

The Kingdom of Aragon prevailed between the years 1035-1833, and was an important Christian kingdom which had a say in the Mediterranean, and in particular in Spain. Even if the desires of the Kings of Aragon concerning the Mediterranean were not particularly evident at the time it was established, the kings, who became more powerful through the political mergers of the 12th century in particular, did reveal their commercial aims concerning the Mediterranean in particular. The Mamluks, who exerted powerful dominance in the regions of Egypt, Syria and the Hedjaz between the years of 1250-1517, had a say in trade in the Mediterranean, during the Burciyye periods in particular. With the capture of Akka, and the elimination of the threat of the Crusaders, in the political sense, in 1291, the Mamluk Sultans, who wanted to strengthen the state from the financial aspect, transformed Egypt into a centre of attraction for commerce, for the Latins, with certain economic measures. The Aragon Kingdom, which had been left in the shadows of Latin city states, such as Venice and Genoa, began to participate in the commercial activities within a short period of time. On the other hand, the biggest advantage of the Kingdom of Aragon in trade was its skills in the field of shipping. Indeed, they had become quite advanced in ship building in the 13th century. Abulafia states that they had gained a good reputation on the matters of the safety and reliability of their ships. The Kingdom of Aragon, which aimed to become more powerful in Europe, also entered into a search for alliances in their international relations. The Kingdom, which merged with the Earldom of Barcelona first of all, later increased its strength even further as a result of the marriage between Ferdinand and Isabella, the Queen of Castile. When Jaime II, the King of Aragon, began commercial relations with Egypt, he received a serious warning from the Vatican in particular, and was told that he would be excommunicated for causing Muslims to profit. However, this threat did not constitute an obstacle to the trade, while at the same time strengthening the enthusiasm of the Kingdom of Aragon to break the Latin monopoly in the trade of spices. The Kingdom of Aragon also entered into concession agreements with the Catalan merchants, opening its gates to both the daily and luxury consumption commodities which could be brought from the East. One other manifestation of the relationship between the Kingdom of Aragon and the Mamluks was the pilgrimages of the Christians. They often included this in the text of their agreements, as they wanted to turn this into an opportunity for mutual trade. Our paper will discuss the trade relations between the Mamluks, who ruled Egypt, and the Aragons, who were among the rising states of Europe, within the framework of political incidents.

BİLDİRİLER - SEKSİYON XII ( VAKIFLAR TARİHİ )

1866-1880 Dönemi Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivindeki Kudüs-i Şerif ’e Ait Vakıf İlişkili Tapu Kayıtları

Adnan Torun – Hakkı Şahin

ORCID: 

Sayfalar: 593-608

Özel mülkiyete ilişkin taşınmazların kayıt altına alınması, 21 Mayıs 1847 tarihli bir tüzük ile başlamış ve bu tarih Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir. Bu görevi yerine getirmek üzere de “Defterhane-i Amire Kalemi” yetkili kılınmıştır. Bahse konu tüzük ile; taşınmaz kayıtlarının mahallinde iki nüsha olarak tutulması, birer örneğinin Defterhane-i Hakani İdaresi’ne gönderilerek orada korunması usulü benimsenmiştir. 6 Haziran 1858 tarihli Arazi Kanunu ile de mülkiyet düzeni daha sağlam temellere oturtulmuştur. “Defterhane-i Hakani Nezareti” bakanlık düzeyinde bir daire iken 1913 yılında “Defter-i Hakani Emaneti” adı altında Maliye Nezaretine bağlanmış, 28 Kasım 1922 tarihinde ise “Umur-ı Tasarrufiye Müdüriyet-i Umumiyesi” adı ile yeniden örgütlenmiştir. 1924 yılında “Tapu Umum Müdürlüğü” adını alan teşkilata 1925 yılında kadastro birimi eklenmiş, daha sonra da bugünkü adına kavuşmuştur. Miri araziye ilişkin ilk tapu kayıtları Arazi-i Atik Defterlerine, vakıf ilişkili kayıtlar ise Vakf-ı Atik Defterlerine kaydedilerek ilgililerine sened-i Hakaniler/temessük belgeleri verilmeye başlanmıştır. Tamamen el yazısı ile tutulan Vakf-ı Atik Defterleri de yerini bilahare Vakf-ı Cedit Defterlerine bırakmıştır. Ancak Kudüs’e ait müstakil Vakf-ı Cedid defteri düzenlenmemiştir. Kurumsal bildiri hazırlamak üzere yapılacak olan bu çalışma kapsamında Kudüs ve civarına ait iki adet Vakf-ı Atik Defterinde kayıtlı özel mülkiyet kapsamındaki tapu kayıtları incelenecektir. Tapu kaydı-vakıf ilişkisi ya mülkiyete ya da kayıt üzerindeki vakıf şerhine yönelik olmaktadır. Bu çalışma ile belirtilen dönemde varsa vakıf tüzel kişiliği adına kayıtlı taşınmaz tapu kayıtlarının tespitleri de yapılmış olacaktır. Aynı zamanda bu taşınmazların cinsi, köy/mahalle adı ve aktif/pasif durumları da ortaya çıkarılacaktır

It was started with regulations dated May 21st 1847 to give right of property people and to keep record of land register. This date is regard as foundation of the General Directorate of Land Registry and Cadastre. To do this process “Defterhane-i Amire Kalemi” was authorized. According to the regulations it was accepted to keep records of the properties in two copies and to protect these records by sending one of the copy Defterhane-i Hakani (Central Unit). Then property system was built on solid basis with the “Arazi Kanunname-i Hümayunu” dated June 6th 1858 “Defterhane-i Hakani Nezareti” was a bureau equal to a ministry before it was attached to Finance Ministry with the name “ Defter-i Hakani Emaneti”. On 28 November 1922, it was organized under the name ““Umur-ı Tasarrufiye Müdüriyet-i Umumiyesi” once again. The organizations, which was named “Tapu Umum Müdürlüğü” in 1924 was added a cadastre unit. Afterwards the organizations got the names at present time. By recording first land registeres relating to demesne in books called Arazi-i Atik and registeres relating to foundation in books called Vakf-ı Atik, it was started to give title deeds to people who had rights on land. Afterwards the books called Vakf-ı Atik, written all through in hand writing, gave place to the books called Vakf-ı Cedid. We hope that, in this study, land registereres relating to private property in two books called Vakf-ı Atik containing Jerusalem and nearby will be examined in detail to prepare institutional manifesto. Relation between land register and foundation is for property or explanation of foundation on register. On the other hand with this study, in stated period, if there are immovable land registeres belonging to trustee, these registers will be determined too. Also type, village/neighborhood name, active/passive situation of these immovable properties will be revealed

XVI. Yüzyılda Silistre Sancağı’nda Para Vakıflarının Gelişimi

Ahmet Köç

ORCID: 0000-0002-8819-8095

Sayfalar: 609-626

Ortadoğu- İslam devlet gelenekleriyle teşkilatlanan Osmanlı İmparatorluğu, vakıf sistemine yeni bir boyut kazandırmıştır. Kendisinden önceki İslam devletlerinin uygulamalarını merkeze alarak hareket eden Osmanlı İmparatorluğu, vakıf çeşitliliği ve topluma hizmet etme konuları bakımından daha gelişmiş bir sisteme kavuşmuştur. Devletin yöneticileri, hanedan üyeleri veya askerî sınıf mensupları kurdukları vakıflarla sosyal müesseseler yararına gelir temin etmişlerdir. Bu dönemde para vakıfları konusu, hızla gelişen sahalardan birisidir. Osmanlı uygulamasında para vakıfları, kredi müessesesi olarak görüldüğü gibi aynı zamanda aşırı faizciliğe karşı alternatif bir kredi piyasası oluşturması bakımından da olumlu karşılanmıştır. Benzer şekilde vergi muafiyeti bakımından ayrıcalıklı yapıya sahip olan para vakıfları, Ortadoğu ve Anadolu’daki şehirlere nazaran, Balkanlarda daha fazla gelişmiştir. XVI. Yüzyıldan itibaren nüfusun giderek artması, buna bağlı olarak ticaretin canlanması, paranın daha yoğun el değiştirmesi ve işlem görmesini gerektirmiştir. Orta ölçekli kredi işlemlerinin çoğalması da para vakıflarının hızla artarak ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bununla birlikte, XVI. Yüzyılın ilk yarısındaki ve ikinci yarısındaki mevcut defterler karşılaştırılarak, Silistre Sancağı dahilindeki para vakıflarının gelişimi şimdiye kadar incelenmemiştir. Bu çalışma, XVI. Yüzyılda sınırları Tuna Nehri’nin iki yakasını kapsayan Silistre Sancağı’ndaki para vakıflarını ele almaktadır. Sancağa bağlı; Akkermen, Silistre, Hırsova, Varna, Tekfurgölü, Pravadi, Rus Kasrı, Karinâbad, Aydos, Ahyolu, Yanbolu ve Nevahî-i Yanbolu kazalarında kurulan para vakıflarının sayısı özellikle kazaların yollara göre konumuna, şehirlerin tekstil sektöründeki önemine ve maden yataklarına yakınlıklarına bağlı olarak değişiklik göstermiştir. Dolayısıyla konuyu incelerken; para vakıfları konusunda bölgedeki ulemanın verdiği fetvaların rolünün ne olduğuna, kurulan para vakıflarının sayısına, para vakıflarının kazalara göre dağılımına, sermaye miktarlarına, elde edilen gelirlerin aktarıldığı kısımlara detaylı olarak bakmak gerekmektedir. Çalışmada coğrafî dikey yaklaşım tarzıyla, Silistre Sancağı evkaf defterleri, sicilleri ve arşiv belgelerinden faydalanılmıştır.

The Ottoman Empire, organized by the Middle East-Islamic state traditions, has given a new dimension to the foundation system. The Ottoman Empire which acted by centering the practices of the Islamic states before it, achieved a more sophisticated system in terms of the diversity of foundations and the issues of collecting services. State administrators, dynasties or members of the military class provided income for the benefit of social institutions with foundations they had set up. In that period, the issue of money foundations was one of the rapidly developing areas. In Ottoman practice money foundations were seen as credit institutions and they also welcomed pozitively because they created an alternative credit market against excessive interest. Similarly, money foundations with a privileged structure in terms of tax exemption developed more in the Balkans than the cities in the Middle East and Anatolia. Increasing population since the 16th century, and the revitalization of trade depending on this necessiated change of money more often and be processed. The proliferation of medium-sized credit transactions also led to the rapid rise of money foundations. However, the development of the monetary foundations of Silistra Sanjak has not been examined until now by using and comparing existing boks in the first and the second half of 16th century. This study deals with monetary foundations in Silistra Sanjak, whose borders encompassed the two sides of the Danube River in the 16th century. The number of monetary foundations founded in Akkermen, Silistre, Hırsova, Varna, Tekfurgölü, Pravadi, Rus Kasrı, Karinâbad, Aydos, Ahyolu, Yanbolu and Nevahî-i Yanbolu districts connected to this Sanjak differs according to especially the location of the districts according to the roads, the importance of the cities in the textile sector and their closeness to the mineral deposits. That’s why while examining the subject it is necessary to look at what the role of fatwa given by the region’s jurisdiction over money foundations was, the number of monetary foundations established, distribution of money foundations in districts, the amount of capital, the portions to which the revenues were transferred in detail. In the study, Silistra Sanjak’s books, records and archive documents have been used with the geographical vertical approach style.

1272 Tarihli Nur Ad-Din Vakfiyesinde Geçen Bazı İsimler Üzerine

Ariyajav Batchuluun

ORCID: 

Sayfalar: 627-636

Historical sources on policy of the Mongol royal court and military authorities of the Ilkhanate in its western regions often tell about mainly military activities and political achievements of the Mongol conquerors in the territory of modern Turkey in the second half of the 13th century. There is almost no information about Mongol authorities who settled in that region and converted to Muslim to accommodate to historical circumstances. There are obviously mentioned that how the authorities in the western province of Ilkhanate allotted and spend their properties in the treaty. The Arabic texts have been written in letters of not only Arabic but also Persian. The letters for Persian are used for toponyms and antroponyms. The Arabic texts are more detailed and have narrow structure. It is clear that the texts have followed traditional Arabian stylistics as historical sources of the same period because honorable anthroponyms and toponyms are written with blessing words. Perhaps tenuous differences between some letters of the Mongolian texts have been influenced by language of that period. Approximately 40 per cent of words of the Mongolian texts of the treaty are anthroponyms. For example, a part of sentence “Čača-yin köbegün inu Nuradin” – “Čača’s son Nuradin” occurs twice in the Mongolian text. This anthroponym has been transcribed as ‘Caca’ by professor A.Temir, ‘Čača’ by professor L.Ligeti and academician D.Tumurtogoo and ‘Jaja’ by Dr. M.Uuganbayar. In my opinion, the version ‘Čača’ by L.Ligeti and D.Tumurtogoo is the correct one. There is still no any monument which has so many anthroponyms among the preclassical Mongolian monuments.

Makedonya’da Osmanlı Döneminde Kurulan Vakıflar ve Ohrizade Sinanuddin Yusuf Çelebi Vakfiyesi 

Eyüp Salih

ORCID: 

Sayfalar: 637-658

Vakıflar, Rumelide Osmanlı şehirciliğinin doğup gelişmesinde ve insanlar arasında çok sıcak münasibetlerin kurulmasında mühim roller oynamıştır. Osmanlı devleti fetihler sonucunda uyguladığı iskân politikasıyla, Rumeli şehirlerin kuruluşu ve gelişmesi umumiyetle vakıf bir külliyenin merkezi etrafında şekillenir. Benzeri şekilde mahalleler de vakıf bir cami ve onun müştemilatı etrafında kurulur. Cami, medrese, zaviye, han, hamam, çeşme ve bedesten gibi yapılar da külliyenin birer parçasıdır. Rumelide şehirlerin bir çoğu,vakıf yapılar ve eserlerle bir kimlik kazanarak, İslam şehri ünvanını almışlardır. Bosna Hersek’ten başlayarak Makedonya’ya kadar Rumeli topraklarında çok büyük sayıda vakıflar kurulmuş ve Osmanlı döneminde çok büyük hizmetler sunmuştur. Osmanlı’nın bu topraklardan çekilmesiyle vakıf malları belli dönemlerde tahrip olmuş, Birinci dünya savaşından sonra kurulan Krallık Yugoslavya’sında agrar reformu ve diğer kanunlarla kamulaştırılarak el konulmuştur. İkince dünya savaşından sonra kurulan Sosyalist Yugoslavya’da da vakıf malları devlet malı olmuştur. Vakıf kurumu yok edilmiştir, bazı çalışanlar ve yöneticiler cezalandırılarak mahkum edilmiştir. Makedonya’da Üsküp, Manastır, Ohri merkezli kurulan vakıf kurucuları arasında kadınların da yer alması büyük önem arzediyor. Bugüne kadar korunan ve Arapça yazılan Ohrili Sinanuddin Yusuf Çelebi’nin vakfiyesini de tanıtmak istiyorum. Padişah II. Bayezid tuğrası ile başlayan Sinanuddin Yusuf Çelebi’nin vakfiye belgesi 1491 yılında Rumeli Kazaskeri Mehmet oğlu Ebu’s Suud tarafından tasdik edilmiş, 6.43 metre uzunluğunda 30 cm genişliğindedir. Vakfiye 128 satırdan oluşmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’den iktibas, Hadisi şeriflerden iktibas, ya da Edebi sanatlardan iktibas gibi çeşitleri vardır. Osmanlının Rumeliye geçişiyle yerli hristiyan halkıyla ortak yaşamı paylaşmakta vakıfların önemine değinerek vakıfların genelde ayırım yapmadan herkese hizmet ettiğini görüyoruz. Birlikte yaşama kültürü vakıflar sayesinde sağlındığı açısından vakıfların yürüttüğü görevi ele almakta fayda vardır. Bu topraklarda farklı etnik ve inanca sahip insanların, komşuluk ve hemşerilik anlayışına önem vererek, yardımlaşma ve karşılıklı saygı çerçevesinde sürdürmekte de vakıflar önemli röl oynadığına değinilecektir. Osmanlı’dan sonra bugüne kadar vakıflara ve vakıf mallarına yapılan tahribat ve bugün ayakta kalan vakıf eserlerinin korunması bir mediniyetin varlığının kanıtı açısından ortaya koyacağımız durumun ilgi çekeceğini düşünüyorum.

The waqf– mortmain properties held by religious establishments – were foundations that played an important role in the birth and development of Ottoman urbanism in Rumelia and in the establishment of close associations among people. The Ottoman state’s settlement policy that followed the conquests generally shaped the establishment and development of Rumelia cities around a külliye –complex of buildings centering a mosque within a waqf . Similarly, neighborhoods were established around waqf mosques and their outbuildings. Mosque, madrasa , zawiya , khan , hamam fountain and bedesten are structures that typically form parts of a külliye. Many of the cities in Rumelia have earned the title of Islamic city by developing their identity through the waqf structures and monuments they hosted. From Bosnia and Herzegovina all the way to Macedonia, numerous waqf were established in Rumelia landsduring the Ottoman periodto provide various services. After the Ottoman Empire’swithdrawal from these lands, there came periods of waqf propertydestruction. The establishment of the Kingdom of Yugoslavia after the First World War and its agrarian reform and other related laws lead to the expropriation and confiscation of the waqf . Socialist Yugoslavia was established after World War II, and the waqf became state property. Following the annulment of the institution of waqf , some waqf employees and leaderswere punished by court sentences. A fact of great importance concerning the Skopje, Manastir and Ohrid based waqf inMacedonia, is that there were women among their founders. I would also like to introduce the waqfiyya (waqf charter) of Ohrili Sinanuddin Yusuf Çelebi, written in Arabic and preserved until today. Sinanuddin Yusuf Çelebi’s waqfiyya document starts with the tughra of Sultan Bâyezîd II, it is 6.43 meters long by 30 cm wide and it was certified in 1491 by Ebu’s Suud, son of Mehmet, Rumelia Kazasker (judge in the military). The waqfiyya consists of 128 lines. It includes various quotes, such as those from the Holy Qur’an, quotes from the Hadith, or quotes from literary arts. After the Ottomans settled in Rumelia, they had toshare common life with the local Christian population,in which respect we can see an important characteristic that the waqf generally served without any discrimination. It would be worthwhile to discuss the role the waqf played in providing a coexistence culture. It will also be mentioned that the foundations played an important role in this region by emphasizing the importance of understanding the concepts of living together, urban lifestyle and the value of mutual help and respect among people of different ethnic and linguistic backgrounds. I believe that our presentation of the damage being inflicted upon the waqf from the period following the Ottoman era to date and the efforts made to preserve the surviving waqf as valuable artifacts of a civilizationwill be rather interesting and attract attention.

Osmanlı Dönemi Rumeli Vakıfları ve Şehirleşme: Prizren ve  Filibe Vakıfları Örneği 

Mehmet Bulut – Mehmet Tuğrul

ORCID: 0000-0001-5903-4721 – 0000-0001-5200-0596 

Sayfalar: 659-692

Osmanlı İmparatorluğu, 624 yıllık ömrünün yaklaşık 500 yıllık bölümünü geçirdiği Balkanlarda birçok şehrin kurulmasına ve bu şehirlerde sayısız eserlerin inşa edilmesine katkıda bulunmuştur. Bir Balkan İmparatorluğu olarak nitelendirilen Osmanlı, Balkanlarda birçok şehir kurmuş ve var olan şehirleri Türk-İslam şehri kimliğine kavuşturmuştur. Tüm bu faaliyetler vakıf müessesesi sayesinde gerçekleştirilmiştir. Yediden yetmişe, kadınerkek, padişah, reaya, asker, vezir gibi toplumun her kesiminden insanlar vakıf kurmuşlar ve şehirlere katkıda bulunmuşlardır. Osmanlılarda şehir asker ile fethedilir ve vakıf ile kurulur anlayışı her daim hüküm sürmüştür. Buna göre dârü’l-cihâda dahil olan bir şehir, ilk başta Kolonizatör Türk dervişlerince İslam ile tanıştırılır ve aman verilerek fethedilmeye çalışılırdı ki bu, kılıç kullanılmadan gönüllerin fethi ile gerçekleşirdi. Eğer bu kabul görmez ise fetih, kılıç ile gerçekleştirilirdi. Şehrin fethi gerçekleştikten sonra ilk iş, fetihte baş rol oynayan kişi tarafından büyük ölçekli bir vakfın kurulması olurdu. Bu kişi, padişah, vezir ya da komutan olabilirdi. Bu minvalde, Osmanlıların vakıf anlayışı, îlâ-yı kelimetullâh uğruna şehirler bünyâd etmek ve ibâdullahın terfî’-i ahvâlini istikrarlı hale getirmek üzerine inşa edilmiştir. Osmanlılarda vakıf müessesesinin şehir hayatının birçok alanında faaliyet gösterdiği bilinmektedir. Buna göre vakıf, cami, mescid, medrese, mekteb, han, hamam, imaret, kervansaray, çeşme, kaldırım vb. yapılar inşa eder; fukaranın ihtiyaçlarını giderir, talebeye burs verir; imam, müezzin, müderris, muallim, suyolcusu, kayyım, cüzhan, bevvab, ferraş gibi görevlilerin maaşını öderdi. Tüccarın yol güvenliği için han ve kervansaray inşa eder; para vakfı ile tüccarın, tefeci eline düşmesine engel olur ve sermaye ihtiyacını karşılardı. Bu çalışmada, Vakıf Genel Müdürlüğü Arşivi, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde bulunan vakfiyeler ışığında, Osmanlı dönemi Balkanlarının önemli iki şehri Prizren ve Filibe’nin belirtilen Osmanlı dönemindeki serüveni ortaya konulacaktır ve bu iki şehrin Osmanlı dönemi şehirleşmesi üzerine karşılaştırmalı değerlendirme yapılacaktır.

The Ottoman Empire contributed to the establishment of many cities in the Balkans, where 624 years of life lasted about 500 years, and construction of countless works in these cities. Described as a Balkan empire, the Ottomans established many cities in the Balkans and brought their existing cities to a Turkish-Islamic identity. All these activities were made possible through waqf institution. From seven to seventy age, people from all sector of life such as men and women, sultan, reaya, soldier, vizier, founded waqfs and contributed to the cities. The understanding of, ‘the city was conquered by soldiers and founded by waqfs’ in the Ottoman Empire was always ruled. According to this, a city which includes dârü’l-jihâda is first introduced to Islam by the Colonizator Turkish dervishes and tried to conquer hearts without using the sword. If this is not accepted, the conquest was carried out with the sword. After the conquest of the city, the first task would be to establish a large-scale waqf by the person who played the leading role in the conquest. This person could be the sultan, vizier or commander. In this way, the foundation understanding of the Ottomans was, build a city for îlâ-yı kelimetullah and stabilize the morality of the ibâdullah. It is known that the waqf institution in the Ottomans was active in many areas of city life. According to this waqf; builds mosque, madrasa, mekteb, inn, bath, imaret, caravanserai, fountain; solves the needs of poors, gives scholarship to the student; pay salaries of officials such as müezzin, müderris, muallim, suyolcusu, kayyım, cüzhan, bevvab, ferrash. Builds an inn and a caravanserai for merchant road’s safety, prevents breakdown merchant to loan sharks. This work will reveal the adventure of the two major of Ottoman Balkan cities, Prizren and Plovdiv, in the Ottoman period in the light of the foundations of the General Directorate of the Archives of the Foundation and the General Directorate of State Archives, and a comparative evaluation will be made on these two cities in the Ottoman period.

Mahkeme-i Evkâf: Teşekkülü, İşleyişi ve Lağvedilmesi

Muhammed Ceyhan

ORCID: 0000-0003-3880-3506

Sayfalar: 693-710

Osmanlı adlî teşkilatının temel taşı kadılardı ve kadılar Tanzimat dönemine kadar bulundukları yerin hâkimi, belediye başkanı, emniyet âmiri, mülkî âmiri ve halkın kendilerine her konuda müracaat edebileceği sosyal güvenlik makamı idi. Ancak, Tanzimat dönemi ile birçok kurum ve müessese ya revizyona uğramış ya da yeni oluşmuştur. Bu cümleden olarak 1826 yılında merkezde İhtisab Nezareti ve taşrada ihtisab müdürlükleri kurulunca şehirlerin belediye ve âsâyiş ile ilgili işleri bunlara, şehrin imar ve inşaasıyla ilgili işleri 1831 yılında kurulan Ebniye-i Hâssa Müdürlüğü’ne, vakıflara dair işler peyderpey 1826 yılında kurulan Evkâf Nezâreti’ne, taşraların malî ve idarî işleri ise 1840 yılında buralara gönderilmeye başlanan muhassıllara verilince, kadıların fonksiyonları gitgide azalmış oldu. Böylece zamanla kendilerine yalnızca yargı görevi kalmıştır. Ayrıca Tanzimat döneminde Osmanlı hukukunun yanında Batı usulü hukuk benimsenmiş ve Şerʻiyye Mahkemeleri’nin yanı sıra Nizâmiyye Mahkemeleri vücut bulmuştur. Ana hatlarıyla adlî mekanizma bu şekilde ayrılmış olmakla beraber muhtelif konularda ihtisas mahkemeleri (evkaf mahkemeleri, ticaret mahkemeleri, azınlık mahkemeleri vs.) de kurulmuştur. Söz konusu Çalışmamızda; giderek değişip dönüşen ve merkezîleşen Osmanlı müesseslerinde vakıfların hukukî bağlamda aldıkları pozisyonun tespitine çalışılacaktır. Bu bağlamda; yüz yıllarca Şer’iyye Mahkemeleri tarafından çözülen davalar, acaba idarî ve hukukî alandaki yeni düzenlemelerden sonra nerede çözülmeye başlanmıştır? 1856 tarihinde hüviyet olarak ve ismen teşekkül eden Mahkeme-i Evkâf, vakıf davalarının hepsine bakmış mıdır ve Şer’iyye Mahkemeleri’nden kopuş hemen gerçekleşmiş midir? Yeni kurulan bu mahkemenin yetki alanları nelerdi ve bu yetkilerde zaman içinde bir değişim olmuş mudur? Ne zaman ve neden lağvedilmiştir? gibi sorularımıza cevap aranacaktır. Bu kapsamda; Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Araştırma Merkezi’nde mevcut olan Mahkeme-i Evkâf defterlerinin yanı sıra, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan ve konu ile ilgili muhtelif evrak ile defterler taranacaktır. Ayrıca söz konusu mahkemenin kuruluşu, yapısı, görev ve yetki alanlarını içeren hukukî düzenlemeler de dönemin ilgili kanun mecmua ve yayınlarından tespit edilecektir. Bu çerçevede düstur ve kanun mecmuaları incelenecektir

Kadıs used to be keystones of the Ottoman legal organization and they had been the ruler, the mayor, the chief of police, the civilian authority wherever they resided in and the social security authority to whom people could consult for every issue till Tanzimat Reform Era. However, many institutions and organizations were either revised or founded through Tanzimat. When the Department of Public Regularity was founded in the city center and the Directorate of Public Regularity was founded in the provinces in 1826, the issues about municipality and public order were handed over to these organizations. Then, the works associated with town planning and construction were given to the Directorate of Chief Architects (Ebniye-i Hâssa) which was founded in 1831 and the works related with foundations (waqfs) were gradually delivered to the Department of Pious Foundations founded in 1826. Besides, financial and administrative works of the provinces were handed over to Muhassils who were sent to those areas in 1840. As a result of these, the functions of kadıs were increasingly decreased. In this way, they became responsible for only legal issues over time. Moreover, Western Law was adopted along with Ottoman Law and Nizamiye Courts came into existence beside Religious (Şer’iyye) Courts. While legal process was generally divided in this way, specialized courts (Pious Foundations Courts, Commercial Courts, Minority Courts, etc.) were founded for various issues. The legal position of foundations in Ottoman organizations, which gradually changed, transformed and centralized, will be analyzed in this study. In this regard, where were the cases, which had been solved by Religious Courts for centuries, solved after new administrative and legal regulations? Did the Pious Foundations Courts, which became an organization in 1856, rule the cases about foundations and did the disassociation from Religious Courts take place at once? What were the authorities of that newly founded courts and did those authorities change in time? When and why were they abolished? These will be questioned in this study. In this context, the various documents and records about the topic will be reviewed in the Ottoman Archives of the Prime Ministry in addition to the Pious Foundations Court records in General Directorate for Foundations Research Center. Furthermore, the legal regulations about the establishment, organization, duties and authorities of these courts will be identified from journals and published works regarding that era. Rule and law journals are going to be studied within this framework.

Türk Hukuk Tarihinde Vakıf Kurumunun Tüzel Kişiliği 

Murat Serdar Saykal 

ORCID: 

Sayfalar: 711-730

Türk hukuk sisteminde tüzel kişilik kavramının ortaya çıkışı, genellikle XX. yüzyıl başlarına tarihlendirilir. Ancak çeşitli hukuk kaynakları incelendiğinde, örneğin mahkeme kayıtları ve vakfiyeler gibi, bu tarihten önce de uygulamada tüzel kişiliklerin var olduğu açıktır ve bu tüzel kişilik sahibi kurumların en önemlilerinden birisi de vakıflardır. Bu çalışmada Köprülü ailesine ait dört vakıf ile Celâliye Vakfı ele alınarak, vakıf tüzel kişiliğinin oluşumu incelenmiştir.

The appearance of the concept of legal personality in the Turkish judicial system is mostly dated to the beginning of the 20th century. However, the existence of legal personality in practice is crystal clear in different sources related with the law i.e. court records and the deed of trust of a pious foundation. One of the most significant institutions in which legal personality can be traced in Ottoman Empire before the 20th century is pious foundations. This paper intends to analyze the formation process of legal personality in Ottoman Empire in the classical age by looking at the pious foundation of Köprülü family and Celâliye

Sultan II. Abdülhamid’in Vakıfları 

Mustafa Alkan

ORCID: 0000-0002-6722-8697

Sayfalar: 731-744

Sultan II. Abdülhamid’in saltanat devri (1876-1909); iktisadî olarak dış borç [Düyûn-ı Umûmi] baskısı altında, siyasî olarak ise dâhilde bağımsızlık hareketleri, hâriçte emperyalist büyük güçlerin imparatorluk topraklarını sömürgeleştirme tehdidi altında geçmiştir. Sultan II. Abdülhamid, Devlet-i Aliyye’nin birliğini korumak için dâhilde ülkenin siyasî, iktisadî ve sosyal alanlarda modernleşme çabası verirken, hâriçte emperyalist büyük güçlerin çıkarlarını birbirlerine çakıştırarak bir “denge siyaseti” takip etmiştir. Ülkenin birliğini tehdit eden hiçbir ayrılıkçı harekete izin vermemiştir. Onun saltanatı I. Meşrutiyet’ten az önce başlamış, II. Meşrutiyet’ten az sonra “bir askerî darbeyle” son bulmuştur. Devlet-i Aliyye için bu süreçte zaman zor ilerlemiştir. 1909 Anayasası padişahların yetkilerini sınırladığından, Sultan Abdülhamid’i “son sultan” olarak gören tarihçiler vardır. Bu itibarla Sultan II. Abdülhamid ve devri hakkında hem meşrutiyet sürecinde hem de cumhuriyet devrinde pek çok araştırma yapılmıştır. Buna karşın Sultan II. Abdülhamid’in kurduğu vakıflar üzerine bir çalışma yapılmamıştır. Sultan II. Abdülhamid Vakfı, 18 Ekim 1888 tarihinde kurulmuştur. Sultan II. Abdülhamid Vakfı’nın vakıf senedi (=vakfiyesi), Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Kayıtlar Arşivi’nde K.183 numara ile, onun tezhipli bir sureti K.181 numara ile kayıtlıdır. Ayrıca bu vakfiyenin bir sureti de 574 numaralı Arşiv Kütük Defteri’nin 105. sayfanın, 48. sırasında Osmanlı harfleriyle tescil edilmiştir. Sultan II. Abdülhamid Vakfı’nın asl-ı vakfı yani akarları (=gelirleri) Beşiktaş’ta, Dolmabahçe Sarayı’nın Kuzeybatı köşesinde, bugünkü Vişnezâde mahallesi, Spor caddesi ile Şair Nedim caddesinin kesiştiği üçgen bölgede, girişleri dükkân 63 adet iki katlı evden (menzil) oluşmaktadır. Sultan II. Abdülhamid, 13 muhtelif vakfın arsası üzerine söz konusu dükkân ve evleri yaptırarak; bunları inşa ettirdiği Hamidiye, Orhaniye ve Ertuğrul camileri ile Şâzeli Dergâhı’nın giderleri için vakfetmiştir. Bu araştırmada Sultan II. Abdülhamid’in kurduğu vakıflar ve bu vakıfların tarihî rolleri, Başbakanlık Osmanlı Arşivi ile Vakıf Kayıtlar Arşivi’nde yer alan kayıtlar kullanılarak, incelenecektir

Vakfiyelere Göre Osmanlı’da Kayık ve Kayık-Hâne Vakıfları 

Nilgün Çevrimli

ORCID: 0000-0002-4694-7721

Sayfalar: 745-764

Bilindiği üzere Türk ve İslam toplumunda ortaya çıkan ve Osmanlılar Döneminde zirveye ulaşan vakıf kurumu, toplumda eğitimden sağlığa bütün alanları kapsayan bir hizmet ağı oluşturmuştur.Vakıflar eliyle gerçekleştirilen bu faaliyetlerden biri de ulaşım hizmetleridir. Bu hizmetlerin coğrafi konum, çağın gerekleri, ihtiyaca ve dönemlere göre şekillendiği görülür. Bu bağlamda vâkıflar deniz ulaşımında kullanılmak üzere sefineler, bot ve kayıklar vakfetmişlerdir. Bu kayıkların kullanımı, inşâ edildikleri ya da barındırıldıkları mekânların inşâsını da beraberinde getirmiştir. Özellikle 18. Yüzyılda boğazda inşâ edilen yalıların, adalar ve benzeri yerleşimlerdeki artışın da bu tür vakıfların kurulmasında etkin rol oynadığı anlaşılmaktadır. Bu yapıların çoğu, deniz kıyısında yalılar altında veya yakınında da inşâ edildikleri gibi bazıları da yine kıyıda inşâ edilen cami, medrese gibi bazı hayrat yapılarla, gümrükhane, yahudihane ve benzeri bir yapının alt katında yer almışlardır. Söz konusu vakıflar, vakıf kurucular, kayıkhane binaları, bulunduğu semtler ve konumlar, mimari özellikler, kayık türleri, kullanım amaçları, işletim şekilleri buralardan elde edilen gelirlerin ne şekilde harcandığı gibi konular açısından değerlendirilmeye tâbi tutulmuştur.

As it is known, the foundation institution that emerged in the Turkish and Islamic society and reached the summit in the Ottoman period has created a service network covering education and health in the society. One of these activities carried out by the foundations is transportationservices.It is seen that these services are shaped according to the geographical location, the requirements of the age, needs and periods. In this context, the founder devoted sefins, boats and boats to be used in sea transportation The use of these boats brought together the construction of spaces where they were built or kept. It is understood that the increase in the streets, islands and similar settlements built in the Bosphorus especially in the 18th century played an active role in the establishment of such foundations. Most of these constructions are located on the lower floor of a building like a mosque, a madrasa, a customs house, a jewish habitation and so on, which are built under thesea by the sea or near the sea. In this study, the founders of boat and boathouse foundation, boathouse buildings, neighborhoods and locations, architectural features, types of boats, usage purposes, modes of operation and how they spent their income are discussed

18. Yüzyılda Selâtin Evkafı Mukataalarının İşleyişi: Sultan Orhan Gazi Evkafı Mukataası Örneği

Nilüfer Alkan Günay

ORCID: 0000-0002-7065-2464

Sayfalar: 765-776

Bu bildiride Sultan Orhan Gazi Evkafı Mukataası örneğinde, 18. yüzyılda selâtin evkafı mukataalarının işleyişi ele alınmak istenmektedir. Mukataa, Bursa kazasındaki Filedar, Dürdâne, Alaşar, Depecik, Çiftlik Panayır, Yenice, Cumalıkızık ve Hamamlıkızık köyleri ile Mihalıç kazasının Karaağaç ve İznik kazasının Dereköyü’nü içine almaktaydı. İncelediğimiz dönemde malikâne sistemiyle işletilen bu mukataanın başında asıl malikâne mutasarrıfının yetkilerini birer yıllığına üzerlerine alan mültezimler bulunmaktaydı. Serbestiyyet statüsü gereği vakıf köylerdeki örfî yetki onların tekelindeydi. Çalışmada, Bursa Kadı Sicillerine dayanarak, mukataa kapsamına giren vakıf reayası üzerinde mültezim ve vakfın mütevellisinin yetki alanlarının tanımlanması, bu görevliler ile bölgedeki diğer yetkililer arasındaki ilişkilerin değerlendirmesi amaçlanmıştır.

In this paper, on the example of the mukataa (an income unit) of Sultan Orhan Gazi Evkafı, I tried to determine the mechanism of mukataas of selâtin waqfs in the 18th century. This mukataa composed of the villages of Filedar, Dürdane, Alaşar, Depecik, Çiftlik Panayır, Yenice, Cumalıkızık, Hamamlıkızık, Karaağaç and Dereköyü. These all villages except Karaağaç (Mihalıç district) and Dereköyü (İznik district) were in Bursa district. In the period investigated, this mukataa was operated with malikâne system and it was controled by mültezims (tax collectors) who undertook the whole authority of the main holder of malikâne-mukataa for a year in exchange for a certain price. Because of the statue of serbestiyyet, the administrative power in waqf villages was in the hands of mültezim. Using the Bursa court records, I aimed to define the rights and duties of mültezims and the manager of waqf (mütevelli) on the villages aforementioned and analyze the relations of these officials with other administrative and judicial authorities in the sanjak of Hudâvendigâr.

Ebu Eyyüb Ensari Vakfı’nın 1706-1825 Yılları Arası Vakıf Muhasebesi

Osman Taşkın

ORCID: 0000-0002-6193-7169

Sayfalar: 777-802

İstanbul’un simgelerinden birisi olan Eyüp Sultan beş buçuk asrı geçen bir süredir ziyaretçi akınına uğramaktadır. Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı türbenin etrafında tamamlattığı külliye için kurduğu vakıf da birçok gelir tahsis edilerek yaşatılmaya çalışılmıştır. Bu çalışma vakfın uzun tarihinden yüz on dokuz yıllık bir zaman dilimine odaklanarak mali durumunu analiz etmektedir. XVIII. yüzyıl başından XIX. yüzyıl ilk çeyreğine kadar oldukça farklı bir mali durum yaşamıştır. Özellikle XVIII. yüzyılın son çeyreği ile XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde yükselen enflasyon mali sıkıntılara sebep olmuştur. Vakıf gelirlerinin giderlerini karşılamada ve eskiyen caminin yeniden yapılmasına gücünün yetmemesi nedeniyle III. Selim yeni bir vakıf kurmuş ve camiyi yeniden yaptırmıştır. Vakıf yönetimini de Mihrişah Valide Sultan vakfı yöneticilerine vererek birleştirmiştir.

Eyüp Sultan, one of the icons of Istanbul, is visiting Istanbul for five and a half centuries. The foundations established for the complex built around the turban built by Sultan Mehmed the Conqueror were also tried to be alive by allocating many income. This study analyzes the financial situation by focusing on a hundred and nineteen year period from the foundation’s long history. XVIII. From the beginning of the XIX century. Until the first quarter of the nineteenth century, it had a very different financial situation. Especially XVIII. The last quarter of the century and XIX. Inflation, which rose in the first quarter of the century, caused financial stress. Because of the expenses of the foundation incomes and the power to restore the old mosque, III. Selim founded a new foundation and rebuilt the mosque. The foundation management was also given to the managers of the Mihrişah Valide Sultan foundation.

Kalkandelen Para Vakıfları 

Rahman Ademi

ORCID: 0000-0002-7815-5737

Sayfalar: 803-824

Vakıf kurumu, İslamiyet’in başlangıcından itibaren ve bizzat Hz. Peygamberin teşvikiyle ortaya çıkmış sosyal, ekonomik ve dini bir müessesedir. İslam tarihi boyunca, çeşitli amaçlarla oluşturulmuş vakıflar faaliyet göstermiştir. Bunlardan bir tanesi de para vakıflarıdır. Gerek akar vakıflar gerekse para vakıfları bakımından Osmanlı dönemi adeta altın çağ olmuştur. Para vakıfları, kuruldukları ve faaliyet gösterdikleri bölgelerdeki ekonomik ve sosyal hayata büyük katkılar sağlamıştır. Kalkandelen’de tesis edilen para vakıflarının sosyal ve ekonomik hayata olan katkılarını ve söz konusu vakıfların dini kurumlarına olan desteğini vakıf belgelerinden tespit ederek ortaya koymaya çalıştık. Bu çalışmada Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivindeki Kalkandelen’e ait para vakıfları incelenmiştir

The waqf institution is a social, economic and religious foundation that emerged from the beginning of Islam and by the Prophet Muhammad’s own initiative. Throughout the history of Islam, waqfs founded for various purposes have been operating. One of them is cash waqfs. There was a golden age in the Ottoman period in terms of both property and cash waqfs. The cash waqfs made a great contribution to economic and social life of the regions where they are established. We tried to reveal the support of cash waqfs established in Tetovo to the religious institutions and their contributions to social and economic life by identifying from waqf documents. In this study, cash waqfs belonging to Tetovo in the archive of the General Directorate of Foundations were examined.

Vakıf Muhasebe Kayıtlarına Göre Bursa’da 1759-1824 Yılları Arasında Kalaycıyan Esnafı Hirfet Vakıflarının Mali ve Ekonomik Faaliyetleri 

Sedat Gümüştaş 

ORCID:

Sayfalar: 825-844

Osmanlı Devleti’nde vakıflar toplumda birçok alanda faaliyet göstermişlerdir. Padişah başta olmak üzere birçok devlet ricali ve devrin önde gelen kişileri vakıf kurmuşlardır. Padişah ve devletin önde gelenlerinin yanı sıra şehir ve kasabalarda iş yapan esnaflar da kendi aralarında vakıflar tesis etmişlerdir. Vakıfların sosyal alandaki faaliyetlerinin dışında bir de esnaflar arasında Hirfet Vakıfları (Para Vakıfları) olarak faaliyet gösterdikleri de bilinmektedir. Bu türden vakıfları esnaflar kendi aralarında para toplayarak vücuda getirmiştir. Bu vakıfların genel amaçları, yeme-içme, mevlit okutmak, fakirleri doyurmak, vb. gibi hayır işlerinin yanı sıra aynı esnaf zümresine veya ihtiyaç sahiplerine kredi imkânı sağlamasıydı. Bursa’da haffaf, semerci, sahaf, bezzaz, dikici, semerci gibi esnafların yanı sıra Kalaycı Esnafı da kendi aralarında bir hirfet vakfı tesis etmişti. Vakıf kurumu Osmanlı Devleti’nde siyasi, sosyal, kültürel, dini ve iktisadi her açıdan etkili olmuştur. Bu çalışmanın amacı Bursa Şeri’yye Sicillerinin içerisinde bulunan Muhasebe Kayıtlarından yola çıkarak 1759’da kurulan ve 1824 yılına kadar devamlılığını sürdüren Kalaycıyan Esnafı Vakfının Bursa’daki ekonomik, sosyal ve mali açıdan etkilerini tespit etmektir. Kalaycı esnafının kendi aralarında kurmuş olduğu bu vakıfların, bir hayır kurumu olarak toplumdaki faaliyetlerinin yanı sıra, esnafın çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak veya kredi kurumu olarak yaptığı hizmetleri ele alınmıştır. Neredeyse 65 yıl boyunca varlığını sürdüren Kalaycıyan Esnafı Vakfı ve faaliyetleri incelenirken araştırmanın birincil kaynağı Bursa Şeri’yye Sicillerinde yer alan Vakıf Muhasebe Kayıtları olmuştur. Bu vakıflarla ilgili önceden yapılmış bir çalışmanın olmamasından dolayı bu konu ele alınmış olup bundan sonraki çalışmalar için öncülük teşkil etmesi amaçlanmıştır.

In the Ottoman Empire, waqfs were active in the community. The government officials and important people of that time especially the sultan founded waqfs. The merchants in the city and the towns established waqfs among themselves. These waqfs that was established among tradesmen is called Hirfet Waqfs (Cash Waqfs). The foundations of this kind were established by collecting money among the tradesmen. The general purposes of these waqfs included hospitality, poor relief, to do ceremony in the sacred days for Islam. Besides all these charity works, another purpose of waqfs was to give tradesmen and needers credit. Alongside trademen like haffaf (shoe maker and seller), semerciyan (saddler), sahafan (bibliopole), bezzaz (draper), dikici (sewer), Kalaycıyan (tinman) also established a waqf among themselves. The Waqfs was influential in the Ottoman Empire in terms of political, social, cultural, religious and economic aspects. The purpose of this work is to determine economic, social and financial implications of the Kalaycıyan Trades Waqfs established in 1759 and continuing its existence until 1824 according to the Accounting Records in Bursa Şer’iyye Registers. Also in this study, of these waqfs dealt with activities in the society as a charity, the services to fulfill various needs of the tradesmen and the services they made as credit institutions. The primary source of this research is the Waqfs Accounting Records located in the Bursa Şer’iyye Registers. This issue has been addressed in the absence of a previous work on these waqfss and is intended to be a pioneer for future work